confessions

ankakusu

- Yazar -

  1. toplam entry 7682
  2. takipçi 1
  3. puan 129408

sarhoş

ankakusu
asik mahsuni serif turkusu.

karlı dağlar kara bulut içinde
yaylası hüzünlü yöresi bir hoş
sevdalı yolcular umud içinde
hayalin düğünü töresi bir hoş

han sarhoş hancı sarhoş
yolda yabancı sarhoş
el çek tabip gönlümden
içimdeki sancı sarhoş

bahar gelmiş nurhak dağı otlanmış
bizim evde bayram günü kutlanmış
obalar dağılmış dostlar yadlanmış
eyvah! ayrılığın yaresi bir hoş

mahzuni yıldızım aylar içinde
bağlanmışım zülfü yaylar içinde
yüzemez yunuslar çaylar içinde
deniz vurgunun yaresi bir hoş

alinti.

kavalali mehmet ali paşa

ankakusu
kavalalı mehmet ali paşa, (1769- 1849) osmanlı imparatorluğu’nun mısır valisiydi. osmanlı devletine karşı başarıyla sonuçlanan bir isyan çıkardı.

kavalalı mehmet ali paşa bugünkü yunanistan’ın kavala kentinde dünyaya geldi. napolyon’un mısır’ı işgaline karşı osmanlı tarafından mısır’a gönderilen orduda görev aldı ve kısa zamanda komutanlığa yükseldi. vali hüsrev paşa’ya karşı düzenlenen ayaklanmadan yararlanarak 1805’te mısır valisi oldu.

mısır’ın kalkınması için çeşitli ıslahatlar yaptı. avrupa’dan getirttiği hocalarla kendine güçlü bir ordu kurdu. vehhabi ayaklanmasını bastırdı. mora’da patlak veren isyanı bastırmakta güçlük çeken osmanlı devleti mehmet ali paşa’dan yardım istedi. bu başarısına karşılık mora ve girit valilikleri söz verildi. isyan bastırıldı ama 1829’daki edirne antlaşması’yla mora, yunanistan’a verilince kavalalı mehmet ali paşa bu sefer de suriye valiliğini istedi. ancak mehmet ali paşa’nın genişleme siyasetinden çekinen istanbul hükümeti mehmet ali paşa’nın bu isteğini reddetti.

bunun üzerine mehmet ali paşa filistin’e yürüdü ve akka kalesi’ni ele geçirdi. istanbul kavalalı’nın üstüne ordu gönderdiyse de ağa hüseyin paşa komutasındaki osmanlı ordusu kavalalı mehmet ali paşa’nın oğlu ibrahim paşa komutasındaki mısır kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı. mısır kuvvetleri halep, şam ve adana’yı ele geçirdiler. konya’da sadrazam reşit paşa’nın kuvvetlerini de yenip kütahya’ya kadar ilerlediler.

ii. mahmut ingiltere ve fransa’dan yardım istedi. ne var ki fransa’nın mehmet ali paşa’yı desteklemesi, ingiltere’nin de osmanlı’nın içişlerine karışmak istememesi üzerine beklediği yardımı alamadı ve rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. rusya ile hünkar iskelesi antlaşması yapıldı ve rus donanması istanbul’a demirledi.

boğazların rusya’nın eline geçmesinden endişe eden ingiltere ve fransa’nın araya girmesiyle kütahya antlaşması (1833) imzalandı. antlaşmaya göre mısır, suriye ve girit valilikleri kavalalı mehmet ali paşa’ya, cidde ve adana valilikleri de oğlu ibrahim paşa ’ya verildi.

antlaşmadan her iki tarafta hoşnut olmadı. ii. mahmut mısır valisini ortadan kaldırmak ve kaybettiği toprakları geri almak istiyordu. osmanlı ordusu ile mısır ordusu nizip’te karşılaştı. osmanlı ordusu tekrar bozguna uğrayınca rusya’nın soruna el atmasından ve kavalalı’nın güçlenmesinden çekinen avrupa devletleri konuyu görüşmek için londra’da konferans düzenledi.

londra’da imzalanan antlaşmaya göre suriye, girit ve adana osmanlı devletine geri verildi, mısır ise kavalalı mehmet ali paşa ve soyundan gelenlere bırakıldı. kavalalı mehmet ali paşa baştan antlaşmayı kabul etmese bile üzerien gönderilen kuvvetlere karşı başarılı olamayınca antlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. 1845’te istanbul’a gelip padişaha bağlılığını bildirdi. 1849’de kahire’de öldü.

alinti..

19 ocak 2007 hrant dink suikasti

ankakusu
önemli olan kimin vurdugu degil... bu hepimize sikilmis bir kursun... vatana, millete sikilmis bir kursun...
kimin siktiginin, siktirdiginin su an niye tartisiyoruz? arastirma surmekte. bekleyim gorelim.

hrant dink gibi, fikirlerini begenin, begenmeyin, bir anadolu evladini kaybetmek kimin öldurdugunden, su an için, daha mi onemli?

bu tartismayi, elde delil olmamasina ragmen, simdiden yapan tum okuzleri kiniyorum...

19 ocak 2007 hrant dink suikasti

ankakusu
son kaleme aldigi yazisi:

"ruh halimin güvercin tedirginliği"

başlangıcında, “türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla şişli cumhuriyet savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. bu ilk değildi. benzer bir davaya zaten urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “türk olmadığımı... türkiyeli ve ermeni olduğumu” söylediğim için “türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. hiç ilgilenmiyordum. urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.

şişli savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.kendimden emindim
ama hayret işte! dava açılmıştı.
yine de iyimserliğimi kaybetmedim.

o kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat kerinçsiz’e “çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. kendimden emindim, gerçekten yazımda türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.

nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen istanbul üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.

endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“ya sabır” çeke çeke...
ama dönülmedi.
savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. şaşkındım... kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.

“bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.

davanın her celsesinde “türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. her seferinde “türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.

pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.

tüm bunlara “ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

tek silahım samimiyetim ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.

hakim “türk milleti” adına karar vermişti ve benim “türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.

benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.

işte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:

“avukatlarıma danışacağım. yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse avrupa insan hakları mahkemesi’ne de gideceğim. bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”

bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. tek silahım samimiyetimdi.

kara mizah

ama gelin görün ki beni türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de agos’takiydi. agos sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

“türk devleti adına”

itiraf etmeliyim ki türkiye’deki “adalet sistemi”ne ve “hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.

nasıl yitirmeyeyim? bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?

ama gelin görün ki, bu ülkenin yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

yargı yurttaşın haklarını değil, devlet’i koruyor.
yargı yurttaşın yanında değil, devlet’in güdümünde.
nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “türk milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “türk milleti adına” değil, “türk devleti adına” verilmiş bir karardı bu. dolayısıyla, avukatlarım yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?

hem sonra zaten, yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
azınlık vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı yargıtay imza atmamış mıydı?
başsavcının çabasına rağmen
nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
yargıtay başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama yargıtay yine de beni suçlu buldu.
ben yazdığımdan ne kadar eminsem yargıtay başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı genel kurul’a taşıdı.
ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. nitekim genel kurul’da da oy çokluğuyla benim türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

güvercin gibi

şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle hrant dink’i artık “türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(bu mektuplardan birinin bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu şişli savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)

bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “a bak, bu o ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
tıpkı bir güvercin gibiyim...
onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
başım onunki kadar hareketli... ve anında dönecek denli de süratli.

işte size bedel

ne diyordu dışişleri bakanı abdullah gül? ne diyordu adalet bakanı cemil çiçek?
“canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
işte size bedel... işte size bedel...
insanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey bakanlar..? bilir misiniz..?
siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“ölüm-kalım” dedikleri
kolay bir süreç değil yaşadıklarım... ve ailece yaşadıklarımız.
ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
o noktada hep çaresiz kaldım.
“ölüm-kalım” dedikleri bu olsa gerek. kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
işte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. bana güveniyorlardı.
ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“gidelim” dersem geleceklerdi, “kalalım” dersem kalacaklardı.
kalmak ve direnmek
iyi de, gidersek nereye gidecektik?
ermenistan’a mı?
peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
şunun şurasında üç gün batı’ya gitsem, dördüncü gün “artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
rahat bana batardı!
“kaynayan cehennemler”i bırakıp, “hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
kalacaktık ve direnecektik.
bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... atalarımız gibi... nereye gideceğimizi bilmeden... yürüyerek yürüdükleri yollardan... duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... her neresiyse.

ürkek ve özgür

dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
şimdi artık avrupa insan hakları mahkemesi’ne başvuruyorum.
bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
güvercinler kentin ta içlerinde insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

yaşamak istemiyorum

ankakusu
dunya hayati nedir ki, insana olumu istetir? bana kalirsa dunyayi fazla ciddiye almamak gerekiyor. ciddiye almamak derken, olume gidin, demiyorum. tam tersi dunyadaki problemleri o kadar ciddiye almayin ve yasayin. ama ot gibi de yasamayin tabi. ne varliginizi, ne yoklugunuzu ciddiye alin. olum gunu gelip cattiginda kaybedecek hicbir seyiniz olmaz ve huzur icinde olursunuz. olumu arzulamak guzel de olabilir eger o istek ilahi ask icin ise.

sonucta, eger yaraticiya inaniyorsaniz, iyi ve kotu tum musibetler ondandir. o zaman bu neye, kime isyan?
ama hala, dertliyim ondan olumu istiyorum diyorsaniz, tek sozum: geber... depresif numarasi yapmayan ama.
98 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol