dugun salonlarinda herkesi oynamaya kaldirmaya calisan insanlara soylenen karsi cule. ise yaradigi gorulmemistir.
(bkz: biz biliyoruz da mi oynuyoruz)
(bkz: biz biliyoruz da mi oynuyoruz)
(bkz: bilsem oynamaz miyim)
japon ordusunun 1931 mancurya isgalinden sonra, deneyler icin cinlileri kobay olarak kullanan birimin ismi. cinliler canli canli keislip ic organlari kontrol edilirdi.
(bkz: birim 731 )
cinin nanking sehrini istila eden japon askerlerinin, 1937 araligi ile 1938 marti arasinda 300000in uzerinde insani oldurmeleri ve 20000in uzerinde kadina tecavuz etmeleri hadisesi. neden tarih kitaplari bu katliami pek yazmaz.
http://www.fatherryan.org/holocaust/holocaust77/rapenanking.htm
http://www.fatherryan.org/holocaust/holocaust77/rapenanking.htm
can yucel bir ihtimal daha var, o da olmek mi dersin olarak cevirmistir.
hamlette danimarka kralinin soytarisinin ismi. meshur to be or not to be repligi bu adamin kafatasi eldeyken soylenir.
idealizmin, yanilsamanin ve paradoksun kurami:
gunumuzde, neredeyse her alanda, isine gelenin isine geldigi gibi kullandigi, telaffuz ettigi bir kavram, dahasi bir kuram “yabancilasma”. kimileri insanin yabancilasmasindan, kimileri toplumun, tarihin yabancilasmasindan, kimileri dunyanin ve onun uzerindeki insanin ve eylemlerinin urunu olan her seyin yabancilasmasindan soz ediyor; ki bu noktada hem eylemin kendisi hem de tum istek ve ozlemleri iceren fikirler de azade degil bundan... keza tum insanlik tarihi ve onun icerisinde yer alan bilimden sanata, dinden felsefeye, tahakkum altina alma ve esaret zincirlerini kirma mucadelelerine kadar akliniza gelen ve gelmeyen varolan her sey dahildir buna... akil kâri degil ama, yine de onun sarmalinda kavranip yeniden yeniden anlamlandirilabiliyor her sey...
ya yabancilasmadan soz edenin kendisi, eylemleri ve fikirleri? acaba o azade midir, sozunu ettigi ve varligini kabul eyledigi yabancilasmadan ve sonuclarindan? bu sorunun olasi uc yaniti vardir:
eger “hayir”sa yanit, bu durumda o kisi, en az digerleri kadar yabancilasmis bir bilinc hâliyle kavramakta ve anlamlandirmaktadir, kendisinin de yabancilasmis oldugu varsayilan toplumsal gercekligi; tekilligi, tikelligi ve tumelligiyle varligi... tipki, hallisunasyonlar goren birinin, hem tum varolanin hallisunasyondan ibaret oldugunu, hem de varolanin icerisinde yasayan diger insanlarin hallisunasyonlar gordugunu ileri surmesi gibi... neresinden tutulabilir ki boyle bir iddianin? dahasi ne kadar ciddiye alinabilir ki boyle bir insan ve onun soyledikleri?
soruya verilebilecek ikinci yanitsa “evet”tir. bu yanit, yabancilasmadan soz edenin, kendini yabancilasmaya, yabancilasmayi da kendine dissal kilarak, arilik mertebesine haiz oldugu iddiasini icerir. ki bu, disarisi olmayan bir fosseptik cukurunun icinde olup da, cukurun icindeki her seyin pislige battigini soyleyen birinin “temiz” oldugunu, temiz kalabildigini ileri surmek ya da kabullenmek kadar sacma ve hem akla hem de gerceklige aykiridir. ancak bu sacma ve gerceklige aykiri olanin kabulu ve kabulun yayginligi kosullarinda da iddianin sahibi bir anda “mesih”, “kurtarici”, “peygamber”, “yol gosterici”, vb. nitelikler kazanabilir. ona bu nitelikleri ‘kazandiran’lar ise, “kendi iclerinde buyuttukleri peygamberi” dissallastiramayan, ancak dolayli bir bicimde, ona atfettikleri niteliklerden pay alarak, pay almaya calisarak, dissallastiramadiklari “iclerindeki peygamberi” yasatmaya yonelenlerdir. bundan dolayidir ki, “evet” yaniti kolayca verilmez soruya...
kolayca verilemeyen “evet” yanitiyla baslayan gizem, soruya ucuncu yanit olan “bilinemez”le doruguna ulasir. “bilinemez” yaniti, “evet–hayir” yanitlarini hem dislar hem de onlara acik kapi birakir. ki her turlu gizemi ve metafizigi olanakli kilan, bunlarin arz-i endam etmesini saglayan da budur. anlayisin kabulunun ardindan, daha sonraki caglarda surece katilanlara kalan ise, isin tevili ile ugrasmak ve yeni teviller yapmaktir. cunku, kurami ileri suren bireysel varolusunu yitirmistir. onun hangi tarihsel, toplumsal kosullarda, hangi kulturel etkilesim altinda, hangi bireysel yasanti ve tercihlerin urunu olarak dusuncelerini olusturdugu ve ileri surdugunden bagimsiz bir bicimde, onun kabulunu kendi kabulu olarak algilamaya baslayanin fazlaca bir secenegi yoktur. herhangi bir dusunuru, onun fikirlerini, ileri surulen bir kurami, icerisinde dogup buyudugu, olustugu toplumsal ve tarihsel kosullardan bagimsiz olarak degerlendirerek ve bunlari o kosullarin ilerisine ya da gerisine tasiyarak, varolani ya da olup bitmis gerceklikleri bunlarla anlamlandirmaya, aciklamaya calisanin makus talihidir bu...
oyle bir kavram ve kuram ki yabancilasma, varligi bir kez kabul edildiginde ondan ve sonuclarindan kurtulmak mumkun degil. insani ve insana dair her seyi kendi penceresinden okumayi ve anlamlandirmayi olanakli kilan yabancilasma bir gerceklik mi, gercekligin hakikatinin ifadesi mi? yoksa gerceklige delalet etmeyen, salt kavramsal bir gozluk mu? kavramin varligi, onun gercekligine delalet eder mi?
yabancilasma, bir gerceklik degil, yanilsamadir. bir bilinc hâli olan yanilsamanin, gerceklik addedilmesinin ifadesidir. varligin, acik ya da gizil bir bicimde dussel, dusunsel, ideal ve maddi gerceklik olarak ikiye ayrilmasindan ve bunun apriori kabullenilmesinden kaynaklanmaktadir yabancilasma. bu, ikici, yani dualist bir yaklasimdir. onceligi ister bir ideal varliga isterse madde cinsinden bir varliga veriyor olsun, bu tur yaklasimlarin, zamanin ve mekânin icinde ya da disinda acik ya da ortuk bir bicimde, kendisi olarak kalmaya muktedir ya da kendisi olarak kalma potansiyeline sahip bir “ilk varlik”i vardir. bu “ilk varlik”in da degismeyen ya da degismemesi gerekirken, su ya da bu nedenle degismek zorunda kalan bir “ozu” vardir. yabancilasma yaklasimi da varlik nedenini burada bulur.
bundan dolayidir ki, temele ideal varligi yerlestirenler, yani idealistler icin yabancilasmanin varligi, ancak ve ancak kendi kendisiyle kaim olabilen, varolmak icin ve kendi kendisi olarak kalabilmek icin kendisinden baska hicbir seye ihtiyaci olmayan, zamandan ve mekândan bagimsiz ideal bir varligin kabuluyle ve hangi nedenle olursa olsun, bu ideal varliktan da sûdur eden ve adim adim ona benzerligini yitiren, ondan uzaklasan bir ya da birden cok varligin, zaman ve mekândaki varligini kabule dayanir. ki zamanin ve mekânin kendisi de ideal varligin zamansiz ve mekânsizligindan sûdur eyler bu yaklasimda.
temele madde cinsinden varligi yerlestirenler, yani maddeci dualistler1 ise, zaman ve mekânda apriori olarak var kabul ettikleri, kendisi olabilme ya da kendisi olarak kalabilme potansiyeline sahip olan, bir “ilk varlik”(lar)in, bir “ilk sey”(ler)in, icerisinde bulundugu kosullarin zorlamasi, dayatmasi veya ihtiyaclari nedeniyle basladigi maddi ve manevi her turden eyleminin hem kendisiyle hem de sonucu olan urunleriyle yabancilasmaya basladigini ileri surer. buna gore, kendisi olabilme ya da kendisi olarak kalabilme potansiyeline sahip olan bu varlik(lar), eyledigi surece kendisine yabancilasmaya mahkumdur. yabancilasma bir olumsuzluk hâli olarak kabul edildiginde, yabancilasmamanin yegane yolu da eylemsizliktir. zamanin ve mekânin ayrilmazi olan degisme ve hareket kosullarinda eylemsizlik bir paradoks oldugu gibi, eylemle baslayan ve bir olumsuzlama olan yabancilasma da bir paradokstur. dahasi, gizil bir bicimde, zamanda ve mekânda degismemenin, degismeden kalmanin, hatta eylemsizligin mumkun oldugu kabulune dayanir.
her iki yaklasimda da disa vuran, kendisi zamanda ve mekânda yer alan, burada bir varolusa sahip olan insanin, yanilsamali, hatta bir bilinc yarilmasinin, bolunmesinin ifadesi anlaminda, sizofrenik bir bilinc hâlidir. ki bu bilinc hâli kuramla birlikte dissallasir. sadece kurami ileri surenleri degil, bunu kabullenen, zamani ve mekâni, dunu, bugunu, yariniyla; toplumsal, tarihsel, kulturel, siyasal, ekonomik, vb. olarak, yabancilasma kuramiyla anlamlandiran/anlamlandirmaya calisanlari da yanilsamali, sizofrenik bir bilinc hâliyle kaim olmaya yonelten, surukleyen bir kuramdir yabancilasma.
insanin ve insanla anlamlanan, insanla anlamlandirilan varligin degisimine askin kilinan, bu degisimin otesinde bir ‘yer’e yerlestirilen yabancilasma, metafizik, dolayisiyla idealist bir kuramdir. varlik kosulunu, her zaman icin varligin en az ikiye bolunmesinde bulur: ya ideal ve gercek varlik olarak ya da gercek varlik icinde eylemsizlikle, kendisi olmasi gerekirken kendisi olamayisla malul bir “ilk varlik” veya “ilk sey”ler olarak...
her iki yaklasim da gercekligin hakikatinin ifadesi olmaktan cok, varolana iliskin idealist spekulatif2, gizemcilige acik bir kurgu, yanilsamali bir aciklama, anlamlandirma cabasidir. her hangi bir cabanin ve yaklasimin, gerceklige iliskin verileri de kullanmaktan geri durmuyor olmasi, onu idealist ve spekulatif olmaktan arindirmaya yetmez. dolayisiyla, yabancilasma kuramini idealizmle malul kilan, onun acik ya da ortuk bir bicimde varolan onkabuludur. bu onkabul hâli, hem varligin kendisi olarak yabancilasmamisligiyla varoldugu, hem de yabancilasmanin esiginde oldugu andir: mukemmelin, idealin an’i; “sey”in yanlizca “sey”ligiyle varlik an’i... ideal eylem ya da eylemsizlik an’i...
bu an, yabancilasma kavramini kullanmamis olsalar da, hz. ibrahim’den bu yana dinlerde, ozellikle de musevilik, hiristiyanlik ve islamiyet’te, “ilk gunah”3 la bozulur. “yasak meyve”nin yenilisiyle vûcud bulan “ilk gunah”, tanri’yla kaim olan mukemmelin mukemmelligine, hem de mukemmel oldugu tasavvur edilen bir mekânda, yani cennette, vurulan bir hancerdir. dahasi, tasavvur edilenin, dusunulenin degil, aksine gercek insanin gercek bir mekânin ve zamanin sonsuz ve sinirsizliginda varolus surecinin baslangic anidir. ki birer inanc sistemi olan bu uc dine gore de, adem’le havva’dan hareketle gercek insanin evrendeki seruveni “ilk gunah”la, yani gunahkârlikla baslar. bu baslangic an’i bir son degildir. nasil son olsun ki? “ilk gunahkâr”, yani adem ayni zamanda, “ilk peygamber” kilinmistir. cocuklarini bekleyen, bir baska gunahtir, ensest bir iliskidir. kuran’da, erkek cocuklarin, yani habil ile kabil’in disinda isim telaffuz edilmez. kizlarin adlari yoktur... acaba kendileri de olmadigi icin mi yoktur adlari? eger bu dogruysa, bir odipus kompleksidir soz konusu olan... ki o zaman habil ile kabil’in kavgasinin nedeni havva’dir. ve gunahtan, gunahkârliktan kacis yoktur habil ile kabil’e... yani gercek insana... bu durumda insan, dinlere gore, daha baslangictan itibaren, gunaha mahkumdur. varolusu ve varolusunu surdurusu gunahsiz mumkun degildir. tanri’nin kendi suretinden yarattigina, kendi canindan “can ufledi”gine inanilan insan, eylemi ve soylemiyle “ilk gunah”tan itibaren tanri’yi biktiracak, usandiracak denli uzaklasir ondan... nihayetinde, bu bikkinlik ve usanc kuran’da son sozunu soylemek zorunda birakir tanri’yi: artik yeni peygamber, yeni yol gosterici, yeni rehber gondermeyecektir insanlara. peygambere ve diger muslumanlara, “allah’in saptirdigini dogru yola iletmek mi istiyorsunuz? allah birini saptirirsa artik onun icin bir yol bulamazsiniz”4 diyerek, elcisine ve onun teblig ettigi kuran’a inanmayanlarin inanmamalarinin ardindaki gercek nedenin, kendisi (yani tanri) oldugunu ifsa eder: gunah da gunahkâr insan da tanri istedigi icin vardir, gunahtan dolayi ceza da... onlari “dogru yola iletmeye” calismak da tanri’nin iradesine karsi cikmak... ki tum bunlar, tanri’nin, her seyi bilen, her seye kadir olan, salt iyilik, salt sevgi oldugu, kayrasindan dolayi insani, hem de kendi suretinden yarattigi iddiasina da dayanan mukemmelligiyle bagdasmayan bir paradokstur. dinlerin tanri sozu olarak kabul edilen, hem gerceklikle hem de kendisiyle tenakuz icerisinde olan kutsal kitaplari bu paradoksun abideleridir. ama neylersiniz ki o, tanri’dir ve ne yapsa ne soylese yeridir...
felsefe tarihi icerisinde de, yabancilasma kavramini kullanmamis olsalar da, “idealar kurami” ile varligi ideal ve zahiri olarak ikiye ayiran platon’u ve yeni-platoncu olarak nitelenen ve sûdur ogretisini ileri suren plotinus’u; aristotales’in yani sira, plotinus etkilerini de tasiyan, “zorunlu varlik-mumkun varlik” anlayisiyla, olup biteni ilk varliktan digerlerinin sûdur edisiyle aciklayan farabi’yi de “yabancilasma” yaklasimi cercevesinde degerlendirebilmek olasidir.
ancak, felsefi anlamda “yabancilasma” kavramini ilk kullananlarin, 19. yuzyilin baslarinda, fichte ve hegel oldugu bilinmektedir5. hegel acisindan yabancilasma, “ilk varlik” olarak kabul ettigi ve her seyin nedeni ve temeli olan mutlak akil’in, mutlak ruh’un, geist’in kendini dissallastirmasinin sonucudur. hegel’de her seyin kendisinden turetildigi “ide”, “ilk varlik”, “ideal varlik” dissallasma anindan itibaren, degisme ve gelismenin diyalektiginden bagimsiz olamayan gercek varliklara donusur; varligini bu varliklarda surdurur. hegel’e gore “akli olanin gercek, gercek olanin akli” olmasinin anlami ve nedeni de budur. kendini dissallastirdigi andan itibaren “ilk varlik” degisme ve gelismeden ari degildir. artik her sey, asil olarak da insan ve insanla anlamlanan, insanla anlamlandirilan her sey, tez-antitez-sentez sureciyle mutlak akil’in, geist’in degiserek ve geliserek, yeni bir dissallasma icin kendine donusmesi amaciyla varliga burunur ki bu, eregi, degisme ve gelisme temelinde geist’in kendine donusu olan cevrimsel bir surectir. bu cevrimsel sureclerle geist’in her kendine donusu, yabancilasmanin asilis anidir. ne var ki bu an’in hukmu meri degildir. kendi kendiyle kalamaz geist, mutlak akil, vs. hegel icin yabancilasmadan kacis yoktur ve bu ideal varlik’in bir halinden bir baska ideal haline bir yolculuktur; yolun adi ise yabancilasmadir. bu idealist, gerceklik acisindan yanilsamali ve paradoksal yaklasim, idealist bir filozof olan hegel’in felsefi sistemi acisindan bir sorun degildir. bu yaklasimiyla hegel, kendisinden onceki idealist filozoflarin, degismez olan “ilk varlik” anlayislarindan farkli olarak, zamanda ve mekânda, dahasi gercek varliklarda varligini surduren, degisen ve gelisen bir “ideal varlik”i savunur.
hem kavramsal hem de kuramsal duzeyde “yabancilasma”nin yayginlik kazanmaya baslamasi, marx sonrasi donemde ve asil olarak da ikinci dunya savasinin sonrasinda6 gerceklesir.
marx, kavrami devraldigi hegel’den farkli olarak, yabancilasmaya, olumsuz bir deger atfeder. hegel’de “bas asagi durdugu”nu soyledigi diyalektik yontemi oldugu gibi, “yabancilasma”yi da “ayaklari uzerine” diktigi, mistik ve idealist yanlarindan ayristirdigi iddiasindadir. bu iddia, hegel’in her seyin baslangici ve varlik nedeni olarak kabul ettigi, kendi kendiyle kaim “ide”nin yerine, varligi madde cinsinden, zaman ve mekân olarak kabule dayanir. degisme ve hareket ayrilmazidir bunun. ki bu ilk kabuldur. ikinci kabul ise, zaman ve mekânin icinde “kendisi olamayan”, “kendi kendisi olarak kalamayan” bir baska varliktir: ihtiyaclari ve ihtiyaclarini gidermeye yonelik eylemiyle degistirirken kendisi de degiserek bilinc kazanan, yabancilasan insan. hegel’in zamanin ve mekânin disinda tasavvur ettigi kendi kendisiyle varolan varligi, marx, zamanda ve mekânda varolan ama, kendisi olmasi gerekirken, kendisi olarak kalamayan ve bundan dolayi da yabancilasan bir “ilk varlik” anlaminda tasavvur eder. iste marx’ta tum yabancilasma kurami bu kabullere dayanir. ve tum tarih yabancilasan insanin eylemlerinin ve fikirlerinin tarihi olup cikar.
marx’a gore, yabancilasmamak ya da yabancilasmamislik, kendisi olarak kalan, kalabilen varligin bir ozelligidir. ne var ki, zaman ve mekânda varolan hicbir sey kendisi olarak kalamaz. bu durumda yabancilasma bir zorunluluktur. tipki hegel gibi, marx’ta da gercek varlik olarak insanin ve onun yapip etmelerinin yabancilasmadan kacisi yoktur. dahasi bu yapip etmeler de hem yabancilasmanin bir sonucu hem de yabancilasmanin varligini surdurusunun bir nedenidir.
hegel, kendi felsefi sitemi icerisinde, yeni bir yabancilasma sureci icin, yabancilasma surecinin asilis an’larini tasavvur eder. hem cevrimsel hem de sarmal sureclerin finalidir bu anlara tekabul eden... marx ise bir zorunluluk ve olumsuzluk olarak tasavvur ettigi yabancilasma surecini, “insanin tarih oncesi” diye niteleyerek, yabancilasmanin asilis anini, “insanin gercek tarihi”nin baslangici gorur. bu gelecege dair, dussel, dusunsel, ereksel bir kabuldur elbette. paradoksal yaklasimlar icin bunda bir sorun yoktur. cunku tum paradokslar dusseldir, dusunseldir; idealizmle maluldur. dussel olan da, asilisini yalnizca dusselde bulur; yalnizca dussel olarak asilir. oysa gercekligin kendisi de gerceklige dair varolan sorunlar da gerceklikte ve bir gerceklik olarak asilir.
ve son olarak: marx’a gore yabancilasmanin asilmasi, ortadan kalkmasi icin, yabancilasmanin nihai sonuclarina vardirilmasi, tum insanlik icin katlanilmaz hâle gelmesi gerekir7. ki bu bambaska bir acmazi olanakli kilmaktadir. bu acmazi kavramak icin yanlizca sorular yeterlidir: gecmis bir yana, bugun “yabancilasma”nin ekonomik, sosyal, siyasal, kulturel, vb. anlamda bayragini tasiyanlar ve liderligini yapanlar hangi siniflar ve guclerdir? bunlarin ve baskalarinin hangi eylemleri yabancilasmayi nihai sonuclarina tasimaktadir? yabancilasmayi engelleyen ya da engellemeye calisan hangi toplumsal siniflar, gucler ve bunlarin hangi talepleridir? buradan hareketle, yabancilasmanin herkes icin katlanilmaz hâle gelmesi gerektigini ileri surenler, kimlerin ardi sira dizilmelidir? yabancilasma surecini eylemleriyle, dusunceleriyle nihai sonuclarina tasimaya calisanlarin mi, yoksa talepleriyle bunlari engellemeye calisanlarin mi?
gercege ve gerceklige askin olan hicbir sey yoktur. varligin hareketine ve degisimine askin kilinan yabancilasma ve yabancilasma kurami, salt dussel, dusunsel, paradoksal bir kuramdir. gerceklikle iliskisi sadece kullandigi verilerden ibarettir. varolani, varolanin kendi gercekligine uygun bir tarzda anlamanin, anlamlandirmanin ve aciklamanin, degistirme donusturme eylemliliginin degil, aksine yanilsamali bir tarzda kavrayisin ve tersinden varolana teslim olusun kuramidir. bundan dolayidir ki, “asar-i atika” muzesinde gecikmeli de olsa yerini almalidir. daha otesi laf-i guzaftir...
--------------------------------------------------------------------------------
1 bugun “diyalektik materyalist” oldugunu ileri suren ve “tarihsel materyalizmi” savunanlar, bilincli ya da bilincsizce maddeci dualist, yani idealist bir anlayisa sahiptir. cunku bu anlayisin kendini acikca disa vurdugu alan yabancilasma kuramidir. yabancilasma kuramiyla baglarini koparmaksizin, iddianin otesinde, materyalist olunamaz. elbette ki bu bagin koparilisinin, dunu ve bugunuyle ekonomik, sosyal, siyasal, vb. boyutuyla gercekligin anlamlandirilisi, aciklanisi ve degistirilme/donusturulme eylemliligi sureci uzerinde derinlemesine etkileri vardir. ki bunlar ayri birer yazi konusudur.
2 spekulatif olmak, felsefi bir dusunce ve yaklasim icin kusur sayilmaz. ancak bu, mukemmellikle malul bir tanri fikriyle temellendirilen tum dinler ve kendisine “bilimsel” sifatini yakistiran tum yaklasimlar icin kusurdan ote, kendini nakzeden temel bir zaaf ve yetersizliktir. ozellikle “bilimsel”lik iddiasini tasiyan yaklasimlar bu noktada, dogmatizme ve onun sorgulanmazlik zirhina burunerek varligini surdurmeye calisan dinler gibi, inanc bagiyla kendilerini koruyup koruyamama acmaziyla karsi karsiya kalmaktadir...
3 “ilk gunah”, hiristiyanlik’ta, diger iki dinden farkli olarak, dogan her cocukta varligini surduren irsi, genetik bir nitelik kilinmistir ki yeni doganlarin vaftiz edilmesinin nedeni de budur. elbette ki bu bir inanctir. tipki, islamiyet’te, her cocugun dogusundan, fitratindan musluman oldugu inanci gibi... adi uzerinde “inanc” (ki aslinda her inanc, dayanagi ne olursa olsun ideolojidir)... tum inanclar gibi, bunlarin da aklin, bilimin olcutlerine gore degerlendirilmesinin hukmu yoktur. cunku akla ve bilime aykiridir hem dogustan gunahkâr olmak hem de fitratindan musluman olmak...
4 kuran-i kerim meali, nisa suresi, 88. ayet, suleyman ates cevirisi. en’am suresi 125. ayette de “allah kimi dogru yola iletmek isterse onun gogsunu islam’a acar, kimi de saptirmak isterse onun gogsunu, (o kimse) goge cikiyormus gibi dar ve tikanik yapar” denilmektedir. keza yunus suresi 99. ayette de “rabbin isteseydi yeryuzundekilerin hepsi mutlaka inanirdi. o halde sen mi insanlari inanmalari icin zorlayacaksin?” denilerek, inanmayanlarin inanmamalarinin asil nedeninin kendisi (yani allah) oldugu beyan edilmektedir. elbette ki benzeri bir dizi ayet daha aktarmak mumkun oldugu gibi, bunlari nakzeden ayetleri aktarmak da mumkundur. tipki, kaderiye ve cebriye konusunda, mutezile ve esarilik-gazali arasinda kendilerini destekleyen ama digerini nakzeden ayetlerin kuran’dan aktarilmasi gibi... kendini nakzetme dinler acisindan bir sorun degildir, aksine onlarin tabiatina uygundur. ancak, mukemmellikle kaim olan, mukemmel oldugu ileri surulen tanri’nin tanriligina uygun degildir. ki bu sorun da inancla, teslim olusla asilir... cunku bu tutarsizligi, teslim olan fark edemez. teslim olmayanin ise, ne kendisinin ne de soylediklerinin teslim olan indinde onemi vardir zaten...
5 fritz pappenheim, “modern insanin yabancilasmasi” (phoenix yayinevi) adli kitabinda, “felsefi anlamda yabancilasma terimi, 19.yuzyilin baslarinda fichte ve hegel tarafindan kullanilmistir; ancak o donemde terimin etkisi bu filozoflarin muritlerinden olusan kucuk gruplarla sinirli kalmistir” demektedir (s.4). yabancilasma kuramini kabulun kacinilmaz sonucu, “modern insanin yabancilasmasi” ifadesinden anlasilabilecegi gibi, ideal bir modern insan tasarimini gerektirir. ki bunu, feodal insanin yabancilasmasi, koleci insanin yabancilasmasi, komunal insanin yabancilasmasi gibi geriye donuk ifade etmek de gelecege iliskin yaklasimlara tasimak da mumkundur. cunku dusunsel anlamda her daim ideal bir kabul ve hareket noktasi vardir. ve bu anlayista, degismenin, hareketin, gelismenin varligi ve kabulu yalnizca bir aksesuardir.
6 bunun onemli nedenlerinden biri, marx’in “yabancilasma” kavramini nerdeyse basat unsur kildigi kitaplarindan alman ideolojisi ve 1844 el yazmalari’nin 1932’de gun yuzune cikmasi, yani okurla bulusmasidir. bir diger neden ise, isci sinifi mucadelesinin, 1917 ekim devrimi’nin uluslararasi etkisinin de katkisiyla, marx’a ve dusuncelerine duyulan ilginin artmasidir. dunya insanligini en az dinler kadar etkileyen bir dusunur olan marx’a ve ileri surdugu dusuncelere olumlu ve olumsuz anlamda gosterilen ilgi yersiz ve gereksiz degildir elbette. ancak olumlayanlarin, onun dusuncelerinin olusumu surecinde kacinilmaz bir bicimde tasidigi etkileri gormezlikten gelmesi ve neredeyse mutlak dogruluk atfetmesi de, olumsuzlayanlarin da yahudi kokeninden hareketle onu yok sayma, tumden yanlislama girisimleri de dogru degildir. o kendini olusturan, icerisinde yasadigi cagin, toplumsal, kulturel, siyasal, vb. kosullariyla birlikte, cocuklugundan itibaren tasidigi etkiler altinda bireysel secimlerinin ve yonelislerinin sonucu olarak varolan bir filozof ve entelektuel bir eylemcidir. i. wallerstein’in deyisle, dogrulari ve yanlislariyla, siniflar mucadelesinin 19.yuzyildaki diliminde, dusunerek, soyleyerek, eyleyerek yer almis “bir yol arkadasi...”dir. ne eksik ne fazla...
7 marx, yabancilasmanin, “ancak iki pratik kosulla ortadan kaldirilabilir” oldugunu soyler: bunlardan birincisi, “yabancilasmanin “katlanilmaz” bir guc, yani insanin ona karsi devrim yaptigi bir guc hâline gelmesi icin, onun insanligin buyuk bir cogunlugunu tamamen “mulkiyetten yoksun” hâle ve ayni zamanda, gercekten mevcut olan bir zenginlik ve kultur dunyasiyla celiskili hâle getirmesi gereklidir...” (alman ideolojisi, s.61, sol yayinlari)
atalay girgin
gunumuzde, neredeyse her alanda, isine gelenin isine geldigi gibi kullandigi, telaffuz ettigi bir kavram, dahasi bir kuram “yabancilasma”. kimileri insanin yabancilasmasindan, kimileri toplumun, tarihin yabancilasmasindan, kimileri dunyanin ve onun uzerindeki insanin ve eylemlerinin urunu olan her seyin yabancilasmasindan soz ediyor; ki bu noktada hem eylemin kendisi hem de tum istek ve ozlemleri iceren fikirler de azade degil bundan... keza tum insanlik tarihi ve onun icerisinde yer alan bilimden sanata, dinden felsefeye, tahakkum altina alma ve esaret zincirlerini kirma mucadelelerine kadar akliniza gelen ve gelmeyen varolan her sey dahildir buna... akil kâri degil ama, yine de onun sarmalinda kavranip yeniden yeniden anlamlandirilabiliyor her sey...
ya yabancilasmadan soz edenin kendisi, eylemleri ve fikirleri? acaba o azade midir, sozunu ettigi ve varligini kabul eyledigi yabancilasmadan ve sonuclarindan? bu sorunun olasi uc yaniti vardir:
eger “hayir”sa yanit, bu durumda o kisi, en az digerleri kadar yabancilasmis bir bilinc hâliyle kavramakta ve anlamlandirmaktadir, kendisinin de yabancilasmis oldugu varsayilan toplumsal gercekligi; tekilligi, tikelligi ve tumelligiyle varligi... tipki, hallisunasyonlar goren birinin, hem tum varolanin hallisunasyondan ibaret oldugunu, hem de varolanin icerisinde yasayan diger insanlarin hallisunasyonlar gordugunu ileri surmesi gibi... neresinden tutulabilir ki boyle bir iddianin? dahasi ne kadar ciddiye alinabilir ki boyle bir insan ve onun soyledikleri?
soruya verilebilecek ikinci yanitsa “evet”tir. bu yanit, yabancilasmadan soz edenin, kendini yabancilasmaya, yabancilasmayi da kendine dissal kilarak, arilik mertebesine haiz oldugu iddiasini icerir. ki bu, disarisi olmayan bir fosseptik cukurunun icinde olup da, cukurun icindeki her seyin pislige battigini soyleyen birinin “temiz” oldugunu, temiz kalabildigini ileri surmek ya da kabullenmek kadar sacma ve hem akla hem de gerceklige aykiridir. ancak bu sacma ve gerceklige aykiri olanin kabulu ve kabulun yayginligi kosullarinda da iddianin sahibi bir anda “mesih”, “kurtarici”, “peygamber”, “yol gosterici”, vb. nitelikler kazanabilir. ona bu nitelikleri ‘kazandiran’lar ise, “kendi iclerinde buyuttukleri peygamberi” dissallastiramayan, ancak dolayli bir bicimde, ona atfettikleri niteliklerden pay alarak, pay almaya calisarak, dissallastiramadiklari “iclerindeki peygamberi” yasatmaya yonelenlerdir. bundan dolayidir ki, “evet” yaniti kolayca verilmez soruya...
kolayca verilemeyen “evet” yanitiyla baslayan gizem, soruya ucuncu yanit olan “bilinemez”le doruguna ulasir. “bilinemez” yaniti, “evet–hayir” yanitlarini hem dislar hem de onlara acik kapi birakir. ki her turlu gizemi ve metafizigi olanakli kilan, bunlarin arz-i endam etmesini saglayan da budur. anlayisin kabulunun ardindan, daha sonraki caglarda surece katilanlara kalan ise, isin tevili ile ugrasmak ve yeni teviller yapmaktir. cunku, kurami ileri suren bireysel varolusunu yitirmistir. onun hangi tarihsel, toplumsal kosullarda, hangi kulturel etkilesim altinda, hangi bireysel yasanti ve tercihlerin urunu olarak dusuncelerini olusturdugu ve ileri surdugunden bagimsiz bir bicimde, onun kabulunu kendi kabulu olarak algilamaya baslayanin fazlaca bir secenegi yoktur. herhangi bir dusunuru, onun fikirlerini, ileri surulen bir kurami, icerisinde dogup buyudugu, olustugu toplumsal ve tarihsel kosullardan bagimsiz olarak degerlendirerek ve bunlari o kosullarin ilerisine ya da gerisine tasiyarak, varolani ya da olup bitmis gerceklikleri bunlarla anlamlandirmaya, aciklamaya calisanin makus talihidir bu...
oyle bir kavram ve kuram ki yabancilasma, varligi bir kez kabul edildiginde ondan ve sonuclarindan kurtulmak mumkun degil. insani ve insana dair her seyi kendi penceresinden okumayi ve anlamlandirmayi olanakli kilan yabancilasma bir gerceklik mi, gercekligin hakikatinin ifadesi mi? yoksa gerceklige delalet etmeyen, salt kavramsal bir gozluk mu? kavramin varligi, onun gercekligine delalet eder mi?
yabancilasma, bir gerceklik degil, yanilsamadir. bir bilinc hâli olan yanilsamanin, gerceklik addedilmesinin ifadesidir. varligin, acik ya da gizil bir bicimde dussel, dusunsel, ideal ve maddi gerceklik olarak ikiye ayrilmasindan ve bunun apriori kabullenilmesinden kaynaklanmaktadir yabancilasma. bu, ikici, yani dualist bir yaklasimdir. onceligi ister bir ideal varliga isterse madde cinsinden bir varliga veriyor olsun, bu tur yaklasimlarin, zamanin ve mekânin icinde ya da disinda acik ya da ortuk bir bicimde, kendisi olarak kalmaya muktedir ya da kendisi olarak kalma potansiyeline sahip bir “ilk varlik”i vardir. bu “ilk varlik”in da degismeyen ya da degismemesi gerekirken, su ya da bu nedenle degismek zorunda kalan bir “ozu” vardir. yabancilasma yaklasimi da varlik nedenini burada bulur.
bundan dolayidir ki, temele ideal varligi yerlestirenler, yani idealistler icin yabancilasmanin varligi, ancak ve ancak kendi kendisiyle kaim olabilen, varolmak icin ve kendi kendisi olarak kalabilmek icin kendisinden baska hicbir seye ihtiyaci olmayan, zamandan ve mekândan bagimsiz ideal bir varligin kabuluyle ve hangi nedenle olursa olsun, bu ideal varliktan da sûdur eden ve adim adim ona benzerligini yitiren, ondan uzaklasan bir ya da birden cok varligin, zaman ve mekândaki varligini kabule dayanir. ki zamanin ve mekânin kendisi de ideal varligin zamansiz ve mekânsizligindan sûdur eyler bu yaklasimda.
temele madde cinsinden varligi yerlestirenler, yani maddeci dualistler1 ise, zaman ve mekânda apriori olarak var kabul ettikleri, kendisi olabilme ya da kendisi olarak kalabilme potansiyeline sahip olan, bir “ilk varlik”(lar)in, bir “ilk sey”(ler)in, icerisinde bulundugu kosullarin zorlamasi, dayatmasi veya ihtiyaclari nedeniyle basladigi maddi ve manevi her turden eyleminin hem kendisiyle hem de sonucu olan urunleriyle yabancilasmaya basladigini ileri surer. buna gore, kendisi olabilme ya da kendisi olarak kalabilme potansiyeline sahip olan bu varlik(lar), eyledigi surece kendisine yabancilasmaya mahkumdur. yabancilasma bir olumsuzluk hâli olarak kabul edildiginde, yabancilasmamanin yegane yolu da eylemsizliktir. zamanin ve mekânin ayrilmazi olan degisme ve hareket kosullarinda eylemsizlik bir paradoks oldugu gibi, eylemle baslayan ve bir olumsuzlama olan yabancilasma da bir paradokstur. dahasi, gizil bir bicimde, zamanda ve mekânda degismemenin, degismeden kalmanin, hatta eylemsizligin mumkun oldugu kabulune dayanir.
her iki yaklasimda da disa vuran, kendisi zamanda ve mekânda yer alan, burada bir varolusa sahip olan insanin, yanilsamali, hatta bir bilinc yarilmasinin, bolunmesinin ifadesi anlaminda, sizofrenik bir bilinc hâlidir. ki bu bilinc hâli kuramla birlikte dissallasir. sadece kurami ileri surenleri degil, bunu kabullenen, zamani ve mekâni, dunu, bugunu, yariniyla; toplumsal, tarihsel, kulturel, siyasal, ekonomik, vb. olarak, yabancilasma kuramiyla anlamlandiran/anlamlandirmaya calisanlari da yanilsamali, sizofrenik bir bilinc hâliyle kaim olmaya yonelten, surukleyen bir kuramdir yabancilasma.
insanin ve insanla anlamlanan, insanla anlamlandirilan varligin degisimine askin kilinan, bu degisimin otesinde bir ‘yer’e yerlestirilen yabancilasma, metafizik, dolayisiyla idealist bir kuramdir. varlik kosulunu, her zaman icin varligin en az ikiye bolunmesinde bulur: ya ideal ve gercek varlik olarak ya da gercek varlik icinde eylemsizlikle, kendisi olmasi gerekirken kendisi olamayisla malul bir “ilk varlik” veya “ilk sey”ler olarak...
her iki yaklasim da gercekligin hakikatinin ifadesi olmaktan cok, varolana iliskin idealist spekulatif2, gizemcilige acik bir kurgu, yanilsamali bir aciklama, anlamlandirma cabasidir. her hangi bir cabanin ve yaklasimin, gerceklige iliskin verileri de kullanmaktan geri durmuyor olmasi, onu idealist ve spekulatif olmaktan arindirmaya yetmez. dolayisiyla, yabancilasma kuramini idealizmle malul kilan, onun acik ya da ortuk bir bicimde varolan onkabuludur. bu onkabul hâli, hem varligin kendisi olarak yabancilasmamisligiyla varoldugu, hem de yabancilasmanin esiginde oldugu andir: mukemmelin, idealin an’i; “sey”in yanlizca “sey”ligiyle varlik an’i... ideal eylem ya da eylemsizlik an’i...
bu an, yabancilasma kavramini kullanmamis olsalar da, hz. ibrahim’den bu yana dinlerde, ozellikle de musevilik, hiristiyanlik ve islamiyet’te, “ilk gunah”3 la bozulur. “yasak meyve”nin yenilisiyle vûcud bulan “ilk gunah”, tanri’yla kaim olan mukemmelin mukemmelligine, hem de mukemmel oldugu tasavvur edilen bir mekânda, yani cennette, vurulan bir hancerdir. dahasi, tasavvur edilenin, dusunulenin degil, aksine gercek insanin gercek bir mekânin ve zamanin sonsuz ve sinirsizliginda varolus surecinin baslangic anidir. ki birer inanc sistemi olan bu uc dine gore de, adem’le havva’dan hareketle gercek insanin evrendeki seruveni “ilk gunah”la, yani gunahkârlikla baslar. bu baslangic an’i bir son degildir. nasil son olsun ki? “ilk gunahkâr”, yani adem ayni zamanda, “ilk peygamber” kilinmistir. cocuklarini bekleyen, bir baska gunahtir, ensest bir iliskidir. kuran’da, erkek cocuklarin, yani habil ile kabil’in disinda isim telaffuz edilmez. kizlarin adlari yoktur... acaba kendileri de olmadigi icin mi yoktur adlari? eger bu dogruysa, bir odipus kompleksidir soz konusu olan... ki o zaman habil ile kabil’in kavgasinin nedeni havva’dir. ve gunahtan, gunahkârliktan kacis yoktur habil ile kabil’e... yani gercek insana... bu durumda insan, dinlere gore, daha baslangictan itibaren, gunaha mahkumdur. varolusu ve varolusunu surdurusu gunahsiz mumkun degildir. tanri’nin kendi suretinden yarattigina, kendi canindan “can ufledi”gine inanilan insan, eylemi ve soylemiyle “ilk gunah”tan itibaren tanri’yi biktiracak, usandiracak denli uzaklasir ondan... nihayetinde, bu bikkinlik ve usanc kuran’da son sozunu soylemek zorunda birakir tanri’yi: artik yeni peygamber, yeni yol gosterici, yeni rehber gondermeyecektir insanlara. peygambere ve diger muslumanlara, “allah’in saptirdigini dogru yola iletmek mi istiyorsunuz? allah birini saptirirsa artik onun icin bir yol bulamazsiniz”4 diyerek, elcisine ve onun teblig ettigi kuran’a inanmayanlarin inanmamalarinin ardindaki gercek nedenin, kendisi (yani tanri) oldugunu ifsa eder: gunah da gunahkâr insan da tanri istedigi icin vardir, gunahtan dolayi ceza da... onlari “dogru yola iletmeye” calismak da tanri’nin iradesine karsi cikmak... ki tum bunlar, tanri’nin, her seyi bilen, her seye kadir olan, salt iyilik, salt sevgi oldugu, kayrasindan dolayi insani, hem de kendi suretinden yarattigi iddiasina da dayanan mukemmelligiyle bagdasmayan bir paradokstur. dinlerin tanri sozu olarak kabul edilen, hem gerceklikle hem de kendisiyle tenakuz icerisinde olan kutsal kitaplari bu paradoksun abideleridir. ama neylersiniz ki o, tanri’dir ve ne yapsa ne soylese yeridir...
felsefe tarihi icerisinde de, yabancilasma kavramini kullanmamis olsalar da, “idealar kurami” ile varligi ideal ve zahiri olarak ikiye ayiran platon’u ve yeni-platoncu olarak nitelenen ve sûdur ogretisini ileri suren plotinus’u; aristotales’in yani sira, plotinus etkilerini de tasiyan, “zorunlu varlik-mumkun varlik” anlayisiyla, olup biteni ilk varliktan digerlerinin sûdur edisiyle aciklayan farabi’yi de “yabancilasma” yaklasimi cercevesinde degerlendirebilmek olasidir.
ancak, felsefi anlamda “yabancilasma” kavramini ilk kullananlarin, 19. yuzyilin baslarinda, fichte ve hegel oldugu bilinmektedir5. hegel acisindan yabancilasma, “ilk varlik” olarak kabul ettigi ve her seyin nedeni ve temeli olan mutlak akil’in, mutlak ruh’un, geist’in kendini dissallastirmasinin sonucudur. hegel’de her seyin kendisinden turetildigi “ide”, “ilk varlik”, “ideal varlik” dissallasma anindan itibaren, degisme ve gelismenin diyalektiginden bagimsiz olamayan gercek varliklara donusur; varligini bu varliklarda surdurur. hegel’e gore “akli olanin gercek, gercek olanin akli” olmasinin anlami ve nedeni de budur. kendini dissallastirdigi andan itibaren “ilk varlik” degisme ve gelismeden ari degildir. artik her sey, asil olarak da insan ve insanla anlamlanan, insanla anlamlandirilan her sey, tez-antitez-sentez sureciyle mutlak akil’in, geist’in degiserek ve geliserek, yeni bir dissallasma icin kendine donusmesi amaciyla varliga burunur ki bu, eregi, degisme ve gelisme temelinde geist’in kendine donusu olan cevrimsel bir surectir. bu cevrimsel sureclerle geist’in her kendine donusu, yabancilasmanin asilis anidir. ne var ki bu an’in hukmu meri degildir. kendi kendiyle kalamaz geist, mutlak akil, vs. hegel icin yabancilasmadan kacis yoktur ve bu ideal varlik’in bir halinden bir baska ideal haline bir yolculuktur; yolun adi ise yabancilasmadir. bu idealist, gerceklik acisindan yanilsamali ve paradoksal yaklasim, idealist bir filozof olan hegel’in felsefi sistemi acisindan bir sorun degildir. bu yaklasimiyla hegel, kendisinden onceki idealist filozoflarin, degismez olan “ilk varlik” anlayislarindan farkli olarak, zamanda ve mekânda, dahasi gercek varliklarda varligini surduren, degisen ve gelisen bir “ideal varlik”i savunur.
hem kavramsal hem de kuramsal duzeyde “yabancilasma”nin yayginlik kazanmaya baslamasi, marx sonrasi donemde ve asil olarak da ikinci dunya savasinin sonrasinda6 gerceklesir.
marx, kavrami devraldigi hegel’den farkli olarak, yabancilasmaya, olumsuz bir deger atfeder. hegel’de “bas asagi durdugu”nu soyledigi diyalektik yontemi oldugu gibi, “yabancilasma”yi da “ayaklari uzerine” diktigi, mistik ve idealist yanlarindan ayristirdigi iddiasindadir. bu iddia, hegel’in her seyin baslangici ve varlik nedeni olarak kabul ettigi, kendi kendiyle kaim “ide”nin yerine, varligi madde cinsinden, zaman ve mekân olarak kabule dayanir. degisme ve hareket ayrilmazidir bunun. ki bu ilk kabuldur. ikinci kabul ise, zaman ve mekânin icinde “kendisi olamayan”, “kendi kendisi olarak kalamayan” bir baska varliktir: ihtiyaclari ve ihtiyaclarini gidermeye yonelik eylemiyle degistirirken kendisi de degiserek bilinc kazanan, yabancilasan insan. hegel’in zamanin ve mekânin disinda tasavvur ettigi kendi kendisiyle varolan varligi, marx, zamanda ve mekânda varolan ama, kendisi olmasi gerekirken, kendisi olarak kalamayan ve bundan dolayi da yabancilasan bir “ilk varlik” anlaminda tasavvur eder. iste marx’ta tum yabancilasma kurami bu kabullere dayanir. ve tum tarih yabancilasan insanin eylemlerinin ve fikirlerinin tarihi olup cikar.
marx’a gore, yabancilasmamak ya da yabancilasmamislik, kendisi olarak kalan, kalabilen varligin bir ozelligidir. ne var ki, zaman ve mekânda varolan hicbir sey kendisi olarak kalamaz. bu durumda yabancilasma bir zorunluluktur. tipki hegel gibi, marx’ta da gercek varlik olarak insanin ve onun yapip etmelerinin yabancilasmadan kacisi yoktur. dahasi bu yapip etmeler de hem yabancilasmanin bir sonucu hem de yabancilasmanin varligini surdurusunun bir nedenidir.
hegel, kendi felsefi sitemi icerisinde, yeni bir yabancilasma sureci icin, yabancilasma surecinin asilis an’larini tasavvur eder. hem cevrimsel hem de sarmal sureclerin finalidir bu anlara tekabul eden... marx ise bir zorunluluk ve olumsuzluk olarak tasavvur ettigi yabancilasma surecini, “insanin tarih oncesi” diye niteleyerek, yabancilasmanin asilis anini, “insanin gercek tarihi”nin baslangici gorur. bu gelecege dair, dussel, dusunsel, ereksel bir kabuldur elbette. paradoksal yaklasimlar icin bunda bir sorun yoktur. cunku tum paradokslar dusseldir, dusunseldir; idealizmle maluldur. dussel olan da, asilisini yalnizca dusselde bulur; yalnizca dussel olarak asilir. oysa gercekligin kendisi de gerceklige dair varolan sorunlar da gerceklikte ve bir gerceklik olarak asilir.
ve son olarak: marx’a gore yabancilasmanin asilmasi, ortadan kalkmasi icin, yabancilasmanin nihai sonuclarina vardirilmasi, tum insanlik icin katlanilmaz hâle gelmesi gerekir7. ki bu bambaska bir acmazi olanakli kilmaktadir. bu acmazi kavramak icin yanlizca sorular yeterlidir: gecmis bir yana, bugun “yabancilasma”nin ekonomik, sosyal, siyasal, kulturel, vb. anlamda bayragini tasiyanlar ve liderligini yapanlar hangi siniflar ve guclerdir? bunlarin ve baskalarinin hangi eylemleri yabancilasmayi nihai sonuclarina tasimaktadir? yabancilasmayi engelleyen ya da engellemeye calisan hangi toplumsal siniflar, gucler ve bunlarin hangi talepleridir? buradan hareketle, yabancilasmanin herkes icin katlanilmaz hâle gelmesi gerektigini ileri surenler, kimlerin ardi sira dizilmelidir? yabancilasma surecini eylemleriyle, dusunceleriyle nihai sonuclarina tasimaya calisanlarin mi, yoksa talepleriyle bunlari engellemeye calisanlarin mi?
gercege ve gerceklige askin olan hicbir sey yoktur. varligin hareketine ve degisimine askin kilinan yabancilasma ve yabancilasma kurami, salt dussel, dusunsel, paradoksal bir kuramdir. gerceklikle iliskisi sadece kullandigi verilerden ibarettir. varolani, varolanin kendi gercekligine uygun bir tarzda anlamanin, anlamlandirmanin ve aciklamanin, degistirme donusturme eylemliliginin degil, aksine yanilsamali bir tarzda kavrayisin ve tersinden varolana teslim olusun kuramidir. bundan dolayidir ki, “asar-i atika” muzesinde gecikmeli de olsa yerini almalidir. daha otesi laf-i guzaftir...
--------------------------------------------------------------------------------
1 bugun “diyalektik materyalist” oldugunu ileri suren ve “tarihsel materyalizmi” savunanlar, bilincli ya da bilincsizce maddeci dualist, yani idealist bir anlayisa sahiptir. cunku bu anlayisin kendini acikca disa vurdugu alan yabancilasma kuramidir. yabancilasma kuramiyla baglarini koparmaksizin, iddianin otesinde, materyalist olunamaz. elbette ki bu bagin koparilisinin, dunu ve bugunuyle ekonomik, sosyal, siyasal, vb. boyutuyla gercekligin anlamlandirilisi, aciklanisi ve degistirilme/donusturulme eylemliligi sureci uzerinde derinlemesine etkileri vardir. ki bunlar ayri birer yazi konusudur.
2 spekulatif olmak, felsefi bir dusunce ve yaklasim icin kusur sayilmaz. ancak bu, mukemmellikle malul bir tanri fikriyle temellendirilen tum dinler ve kendisine “bilimsel” sifatini yakistiran tum yaklasimlar icin kusurdan ote, kendini nakzeden temel bir zaaf ve yetersizliktir. ozellikle “bilimsel”lik iddiasini tasiyan yaklasimlar bu noktada, dogmatizme ve onun sorgulanmazlik zirhina burunerek varligini surdurmeye calisan dinler gibi, inanc bagiyla kendilerini koruyup koruyamama acmaziyla karsi karsiya kalmaktadir...
3 “ilk gunah”, hiristiyanlik’ta, diger iki dinden farkli olarak, dogan her cocukta varligini surduren irsi, genetik bir nitelik kilinmistir ki yeni doganlarin vaftiz edilmesinin nedeni de budur. elbette ki bu bir inanctir. tipki, islamiyet’te, her cocugun dogusundan, fitratindan musluman oldugu inanci gibi... adi uzerinde “inanc” (ki aslinda her inanc, dayanagi ne olursa olsun ideolojidir)... tum inanclar gibi, bunlarin da aklin, bilimin olcutlerine gore degerlendirilmesinin hukmu yoktur. cunku akla ve bilime aykiridir hem dogustan gunahkâr olmak hem de fitratindan musluman olmak...
4 kuran-i kerim meali, nisa suresi, 88. ayet, suleyman ates cevirisi. en’am suresi 125. ayette de “allah kimi dogru yola iletmek isterse onun gogsunu islam’a acar, kimi de saptirmak isterse onun gogsunu, (o kimse) goge cikiyormus gibi dar ve tikanik yapar” denilmektedir. keza yunus suresi 99. ayette de “rabbin isteseydi yeryuzundekilerin hepsi mutlaka inanirdi. o halde sen mi insanlari inanmalari icin zorlayacaksin?” denilerek, inanmayanlarin inanmamalarinin asil nedeninin kendisi (yani allah) oldugu beyan edilmektedir. elbette ki benzeri bir dizi ayet daha aktarmak mumkun oldugu gibi, bunlari nakzeden ayetleri aktarmak da mumkundur. tipki, kaderiye ve cebriye konusunda, mutezile ve esarilik-gazali arasinda kendilerini destekleyen ama digerini nakzeden ayetlerin kuran’dan aktarilmasi gibi... kendini nakzetme dinler acisindan bir sorun degildir, aksine onlarin tabiatina uygundur. ancak, mukemmellikle kaim olan, mukemmel oldugu ileri surulen tanri’nin tanriligina uygun degildir. ki bu sorun da inancla, teslim olusla asilir... cunku bu tutarsizligi, teslim olan fark edemez. teslim olmayanin ise, ne kendisinin ne de soylediklerinin teslim olan indinde onemi vardir zaten...
5 fritz pappenheim, “modern insanin yabancilasmasi” (phoenix yayinevi) adli kitabinda, “felsefi anlamda yabancilasma terimi, 19.yuzyilin baslarinda fichte ve hegel tarafindan kullanilmistir; ancak o donemde terimin etkisi bu filozoflarin muritlerinden olusan kucuk gruplarla sinirli kalmistir” demektedir (s.4). yabancilasma kuramini kabulun kacinilmaz sonucu, “modern insanin yabancilasmasi” ifadesinden anlasilabilecegi gibi, ideal bir modern insan tasarimini gerektirir. ki bunu, feodal insanin yabancilasmasi, koleci insanin yabancilasmasi, komunal insanin yabancilasmasi gibi geriye donuk ifade etmek de gelecege iliskin yaklasimlara tasimak da mumkundur. cunku dusunsel anlamda her daim ideal bir kabul ve hareket noktasi vardir. ve bu anlayista, degismenin, hareketin, gelismenin varligi ve kabulu yalnizca bir aksesuardir.
6 bunun onemli nedenlerinden biri, marx’in “yabancilasma” kavramini nerdeyse basat unsur kildigi kitaplarindan alman ideolojisi ve 1844 el yazmalari’nin 1932’de gun yuzune cikmasi, yani okurla bulusmasidir. bir diger neden ise, isci sinifi mucadelesinin, 1917 ekim devrimi’nin uluslararasi etkisinin de katkisiyla, marx’a ve dusuncelerine duyulan ilginin artmasidir. dunya insanligini en az dinler kadar etkileyen bir dusunur olan marx’a ve ileri surdugu dusuncelere olumlu ve olumsuz anlamda gosterilen ilgi yersiz ve gereksiz degildir elbette. ancak olumlayanlarin, onun dusuncelerinin olusumu surecinde kacinilmaz bir bicimde tasidigi etkileri gormezlikten gelmesi ve neredeyse mutlak dogruluk atfetmesi de, olumsuzlayanlarin da yahudi kokeninden hareketle onu yok sayma, tumden yanlislama girisimleri de dogru degildir. o kendini olusturan, icerisinde yasadigi cagin, toplumsal, kulturel, siyasal, vb. kosullariyla birlikte, cocuklugundan itibaren tasidigi etkiler altinda bireysel secimlerinin ve yonelislerinin sonucu olarak varolan bir filozof ve entelektuel bir eylemcidir. i. wallerstein’in deyisle, dogrulari ve yanlislariyla, siniflar mucadelesinin 19.yuzyildaki diliminde, dusunerek, soyleyerek, eyleyerek yer almis “bir yol arkadasi...”dir. ne eksik ne fazla...
7 marx, yabancilasmanin, “ancak iki pratik kosulla ortadan kaldirilabilir” oldugunu soyler: bunlardan birincisi, “yabancilasmanin “katlanilmaz” bir guc, yani insanin ona karsi devrim yaptigi bir guc hâline gelmesi icin, onun insanligin buyuk bir cogunlugunu tamamen “mulkiyetten yoksun” hâle ve ayni zamanda, gercekten mevcut olan bir zenginlik ve kultur dunyasiyla celiskili hâle getirmesi gereklidir...” (alman ideolojisi, s.61, sol yayinlari)
atalay girgin
kuresellesme karsiti "yeni bir dunya mumkun" sozunun ortaya ciktigi brezilyadaki liman kenti.
(bkz: porto alegre)
hepimizin bildigi bir olgu var: berlin duvari’nin 1990 yilinda yikilmasindan sonra dunya kapitalizmi yeni bir doneme girdi. uluslararasi hukukta, piyasalarda ve buyuk sanayide engeller ortadan kalkti ve dunya olceginde ekonomide tam bir liberalizm, uluslar- arasi hukukta, teror bahanesiyle, “guclunun/abd’nin isine gelen” bir dizge uygulanmaya basladi. bana gore lenin’in “emperyalizm:kapitalizmin en yuksek asamasi” dedigi asama asil simdi ve tum yonleriyle gerceklesmis oluyor. emperyalist kapitalizm icin somurunun devami bakimindan yeni bir sey yok aslinda. sosyalist ulkelerin buyuk bir bolumu ortadan kalkti. ekonomik ve mali araclar, teknolojiler degisti, gelisti.reel sosyalizmin cokusunden sonra reformist sol yeni programlarla toparlanmaya calisirken, tony blair ve bill clinton’in da merkez sagi guclendirerek dinamizm kazandirdigini goruyoruz. dunya kapitalizminin seckin yoneticileri on bes yil once ronald reagan ve margaret thatcher’in birlikte belirledikleri bilisim/enformatik devrimine dayanan programi yururluge koyarak uygulamasini hizlandirdilar. paranin dunya capindaki korkunc akiskanligi ve rekabetine, metalasmanin sinirsiz bicimde yayginlasmasina kimse karsi koyamiyor artik. kisaca ozetledigim bu ekonomik ve siyasal ortamda rafa kaldirildigi soylenen marksizmin yerine yeni bir hareketin “yeni dunyacilik” in (altermondializm); sozgelimi bir tur gozden gecirilmis ve yeniden yorumlanmis marksizm’in yani “altermarksizm”in aldigi soyleniyor. nedir bu hareketin felsefesi ve ozu? bu denemede poto alegre hareketi’nin yeni marksizm yorumunu irdelemek ve elestirmek istiyorum.
bir defa oncelikle sunu belirtmek gerekir: porto alegre hareketi anarsik bir bicimde gelismis olsa da ozunde kapitalizm karsiti bir harekettir. bu hareketin metinleri cokuluslu sirketleri, sermayenin uluslararasi serbest dolasimini ve borsalari elestirmektedir. porto alegre hareketi, dunya olceginde gerceklestirilen sinirsiz metalasmanin mantigina karsi cikan yoksullari, yasadisi gocmenleri, reddedilmisleri uluslararasi siyasi bir hareket olarak orgutlemek cabasindadir. kendini marksizmin mirascisi olarak gormektedir. ancak, yapisinda “sinifsallik” yoktur. buna gore “altermondializm” ayni zamanda bir “altermarksizm”dir. yani, turkce anlatimiyla “yeni dunyacilik” hareketi, bu hareketin yorumcularina gore anti-kapitalist olmasi bakimindan “yeni bir marksizm” hareketidir.
porto alegre hareketi’nin icinde cok sayida orgut bulunmaktadir. bu orgutlerin yayimladiklari bildiri ve brosurlerin iceriginde radikal elestiriler, utopik oneriler ve abartili cozumlemeler yer aliyor. bu nedenlerle, biraz once yukarida da belirttigim gibi hareket ozunde anarsiktir. ancak, son iki yuz yil icinde gerceklestirilen isci hareketleriyle protestolari yonunden benzerlikleri vardir. porto alegre nereye varmak istemektedir? amaci nedir? bu sorunun derli toplu kuramsal bir yaniti yoktur. oysa marksizm bir eylem kilavuzu olarak toplumsal elestiri, kapitalist dizgenin elestirisini yaparken, tarihi materyalizm kuramina gore insanligin yabancilasmadan ve meta fetisizminden kurtulmak, ozgurlesmek icin nasil bir toplum orgutlemesi gerektigini ongormustur(marx-engels, gotha ve erfurt programinin elestirisi ). marks’in paris komunu ayaklanmasi icin soyledigi gibi porto alegre’de “goklere tirmanmaktan” baska bir sey degildir. devindirdigi kitle; aldatici goruntusunun ardinda, heterojen, cogul, orgutsuz( parti, sendika, sivil toplum ve baski gurubu anlaminda) ve amacsizdir.
bugun isci sinifi iki yuzyildir yaptigi savasim sonunda elde ettigi tum haklari yavas yavas, zorla ya da paranin gucu karsisinda ikna olarak yitirmektedir. liberal dunyalasma(mondializasyon) hareketi -buna kuresellesme de diyebiliriz- artik kendi muhalefetini meydana getirmektedir. yeni dunyaci hareketin onculeri, liderleri uzun sureden beri komunuzme bagli olan sendikalistler, trockistler ve eski komunist orgutlerin militanlaridir. ancak, ortaya cikan yeni hareketin kapitalizme yonelik elestirisi marksci elestiriden farklidir. burada, hemen, her sosyalistin ayni zamanda marksist oldugu bicimindeki genel ve muglak varsayima kapilmamak gerekir. marksizm; sosyalizmin dallarindan birisi olarak onun en gelismis, en sistematik ve en sonuc alici versiyonu olarak gorulmelidir. yeni dunyaci hareket, marksizmin bir baska revizyonudur. siyasi eklektizme dusmekte, felsefi acidan da belirsizlik icermektedir. porto alegre hareketi, bir hak davasi, kitlesel bir hak arama ekseni etrafinda militanlarin toplanmasi ve mucadele etmesidir.
porto alegre hareketi dunya capindaki sermaye hareketlerinden vergi alinmasini istemektedir. tobin vergisi denilen bu vergi, keynesyen bir ekonomistin adini tasiyor. tobin, aslinda kapitalizmi icerden reforme ederken ona yoneltilen marksist elestiriyi de gecersiz kilmak istiyordu. ancak, porto alegre hareketi tobin’i kapitalizmin dusmani olarak gostermis; yanlis bir kimlik ortaya cikmistir. aslinda tobin, bir keynesyen olarak kapitalizmin sorunlarini gidermek amacindadir. sermaye hareketlerine uygulanacak vergi kapitalizmi rahatlatacaktir. iscilerin somurulmesi, artik-degeri zorla ele geciren sermayenin deger kazanmasindan ortaya cikan bir olgudur. tobin bunu ortadan kaldirmak dusuncesindedir. gercekte sermaye hareketleri uzerinden alinacak vergi isci hareketini yolundan saptirirken, mucadeleyi de nihai olarak sermayenin lehine dondurecektir.
yeni dunyacilik hareketi, tipki marksizm’de oldugu gibi “baska bir dunya olanaklidir” sloganiyla kitlelere umut vermek cabasindadir. josé bové, ornegin, bir baska dunya derken, kapitalist toplumun devami olacak sosyalist toplumdan mi soz etmektedir? iste bu asama belirsizdir. porto alegre hareketi baska bir dunya nasil olacaktir sorusunun yanitini verememektedir. cunku ozunde idealist ve anarsiktir. buna karsin marksizm; bilimsel yontemine gore sosyalist toplumu zorunluluk olarak ongormektedir. porto alegre ise sadece “baska bir dunya olanaklidir” diyor. bu anlamda toplumun tarihsel gelisimini belirsiz birakiyor, kitlelere bir sey vaad etmiyor. peki ne icin savasim yapilacaktir kuresel dunyada?... yanit; belirsiz ve doyurucu degildir. gercek bir demokrasi mi istenilmektedir?..
hem sonra porto alegre hareketinin militanlari isciler/proletarya degildir. onlar, issizler, gocmenler, dunya vatandaslari, yersiz-yurtsuz kisilerdir. buna gore, marksci anlamda bir sinif, turdes bir kitle ile de karsi karsiya degiliz... ayrica, porto alegre’nin baskaldiran kitlesi kapitalist uretim icinde yer almiyor, somurulmuyor ozde, bunu duyumsamiyor. toplumdisi belki. marksci kuram baglaminda lumpen proletarya olarak nitelendirilebilecek bir kitle bu. porto alegre kitlesi kapitalist dizge icindeki burjuva-proleterya diyalektik karsitliginin disinda kaliyor. sekilsiz(amorf) bir kitle...
yeni dunyacilik hareketi, uretimin dusus kaydetmesinden korkmakta ve bu soruna karsi “surdurulebilir kalkinma” yi savunmaktadir. ayrica, her insanin calismasina gore, her insanin gereksinmesine gore uretimden pay aldigi toplumun ortay cikmasinin bilim ve teknolojik gelisme ile olanakli duruma gelebilecegi gorusundedir. porto alegre hareketi komunuzmin asiriliklarindan cok kapitalizmin asiriliklarindan dogmustur. gunumuzun gelisen kuresellesme olgusunda insan haklari ve ozgurlukleri savunma acisindan “ilerici” ama anarsik bir hareket olmakla birlikte, ozunde marksist kurama alternatif olusturamayacak kadar metafizik; idealizmi acisindan da elestiriye acik ozellikleri bunyesinde barindirmaktadir.
eylul-2004/ankara
abdullah sevki
bir defa oncelikle sunu belirtmek gerekir: porto alegre hareketi anarsik bir bicimde gelismis olsa da ozunde kapitalizm karsiti bir harekettir. bu hareketin metinleri cokuluslu sirketleri, sermayenin uluslararasi serbest dolasimini ve borsalari elestirmektedir. porto alegre hareketi, dunya olceginde gerceklestirilen sinirsiz metalasmanin mantigina karsi cikan yoksullari, yasadisi gocmenleri, reddedilmisleri uluslararasi siyasi bir hareket olarak orgutlemek cabasindadir. kendini marksizmin mirascisi olarak gormektedir. ancak, yapisinda “sinifsallik” yoktur. buna gore “altermondializm” ayni zamanda bir “altermarksizm”dir. yani, turkce anlatimiyla “yeni dunyacilik” hareketi, bu hareketin yorumcularina gore anti-kapitalist olmasi bakimindan “yeni bir marksizm” hareketidir.
porto alegre hareketi’nin icinde cok sayida orgut bulunmaktadir. bu orgutlerin yayimladiklari bildiri ve brosurlerin iceriginde radikal elestiriler, utopik oneriler ve abartili cozumlemeler yer aliyor. bu nedenlerle, biraz once yukarida da belirttigim gibi hareket ozunde anarsiktir. ancak, son iki yuz yil icinde gerceklestirilen isci hareketleriyle protestolari yonunden benzerlikleri vardir. porto alegre nereye varmak istemektedir? amaci nedir? bu sorunun derli toplu kuramsal bir yaniti yoktur. oysa marksizm bir eylem kilavuzu olarak toplumsal elestiri, kapitalist dizgenin elestirisini yaparken, tarihi materyalizm kuramina gore insanligin yabancilasmadan ve meta fetisizminden kurtulmak, ozgurlesmek icin nasil bir toplum orgutlemesi gerektigini ongormustur(marx-engels, gotha ve erfurt programinin elestirisi ). marks’in paris komunu ayaklanmasi icin soyledigi gibi porto alegre’de “goklere tirmanmaktan” baska bir sey degildir. devindirdigi kitle; aldatici goruntusunun ardinda, heterojen, cogul, orgutsuz( parti, sendika, sivil toplum ve baski gurubu anlaminda) ve amacsizdir.
bugun isci sinifi iki yuzyildir yaptigi savasim sonunda elde ettigi tum haklari yavas yavas, zorla ya da paranin gucu karsisinda ikna olarak yitirmektedir. liberal dunyalasma(mondializasyon) hareketi -buna kuresellesme de diyebiliriz- artik kendi muhalefetini meydana getirmektedir. yeni dunyaci hareketin onculeri, liderleri uzun sureden beri komunuzme bagli olan sendikalistler, trockistler ve eski komunist orgutlerin militanlaridir. ancak, ortaya cikan yeni hareketin kapitalizme yonelik elestirisi marksci elestiriden farklidir. burada, hemen, her sosyalistin ayni zamanda marksist oldugu bicimindeki genel ve muglak varsayima kapilmamak gerekir. marksizm; sosyalizmin dallarindan birisi olarak onun en gelismis, en sistematik ve en sonuc alici versiyonu olarak gorulmelidir. yeni dunyaci hareket, marksizmin bir baska revizyonudur. siyasi eklektizme dusmekte, felsefi acidan da belirsizlik icermektedir. porto alegre hareketi, bir hak davasi, kitlesel bir hak arama ekseni etrafinda militanlarin toplanmasi ve mucadele etmesidir.
porto alegre hareketi dunya capindaki sermaye hareketlerinden vergi alinmasini istemektedir. tobin vergisi denilen bu vergi, keynesyen bir ekonomistin adini tasiyor. tobin, aslinda kapitalizmi icerden reforme ederken ona yoneltilen marksist elestiriyi de gecersiz kilmak istiyordu. ancak, porto alegre hareketi tobin’i kapitalizmin dusmani olarak gostermis; yanlis bir kimlik ortaya cikmistir. aslinda tobin, bir keynesyen olarak kapitalizmin sorunlarini gidermek amacindadir. sermaye hareketlerine uygulanacak vergi kapitalizmi rahatlatacaktir. iscilerin somurulmesi, artik-degeri zorla ele geciren sermayenin deger kazanmasindan ortaya cikan bir olgudur. tobin bunu ortadan kaldirmak dusuncesindedir. gercekte sermaye hareketleri uzerinden alinacak vergi isci hareketini yolundan saptirirken, mucadeleyi de nihai olarak sermayenin lehine dondurecektir.
yeni dunyacilik hareketi, tipki marksizm’de oldugu gibi “baska bir dunya olanaklidir” sloganiyla kitlelere umut vermek cabasindadir. josé bové, ornegin, bir baska dunya derken, kapitalist toplumun devami olacak sosyalist toplumdan mi soz etmektedir? iste bu asama belirsizdir. porto alegre hareketi baska bir dunya nasil olacaktir sorusunun yanitini verememektedir. cunku ozunde idealist ve anarsiktir. buna karsin marksizm; bilimsel yontemine gore sosyalist toplumu zorunluluk olarak ongormektedir. porto alegre ise sadece “baska bir dunya olanaklidir” diyor. bu anlamda toplumun tarihsel gelisimini belirsiz birakiyor, kitlelere bir sey vaad etmiyor. peki ne icin savasim yapilacaktir kuresel dunyada?... yanit; belirsiz ve doyurucu degildir. gercek bir demokrasi mi istenilmektedir?..
hem sonra porto alegre hareketinin militanlari isciler/proletarya degildir. onlar, issizler, gocmenler, dunya vatandaslari, yersiz-yurtsuz kisilerdir. buna gore, marksci anlamda bir sinif, turdes bir kitle ile de karsi karsiya degiliz... ayrica, porto alegre’nin baskaldiran kitlesi kapitalist uretim icinde yer almiyor, somurulmuyor ozde, bunu duyumsamiyor. toplumdisi belki. marksci kuram baglaminda lumpen proletarya olarak nitelendirilebilecek bir kitle bu. porto alegre kitlesi kapitalist dizge icindeki burjuva-proleterya diyalektik karsitliginin disinda kaliyor. sekilsiz(amorf) bir kitle...
yeni dunyacilik hareketi, uretimin dusus kaydetmesinden korkmakta ve bu soruna karsi “surdurulebilir kalkinma” yi savunmaktadir. ayrica, her insanin calismasina gore, her insanin gereksinmesine gore uretimden pay aldigi toplumun ortay cikmasinin bilim ve teknolojik gelisme ile olanakli duruma gelebilecegi gorusundedir. porto alegre hareketi komunuzmin asiriliklarindan cok kapitalizmin asiriliklarindan dogmustur. gunumuzun gelisen kuresellesme olgusunda insan haklari ve ozgurlukleri savunma acisindan “ilerici” ama anarsik bir hareket olmakla birlikte, ozunde marksist kurama alternatif olusturamayacak kadar metafizik; idealizmi acisindan da elestiriye acik ozellikleri bunyesinde barindirmaktadir.
eylul-2004/ankara
abdullah sevki
neden sartlaniyorsun sorusuna verilmesi muhtemel yanit.
“demokrasinin ideal kulturu” mu, yoksa bir tuzak mi?
aylarin cucesi subatin son gunlerinde yitirdigimiz nermi uygur uzerine bir yazinin hazirlik calismalarini yaparken, betul cotuksoken’in “egitim ve kultur filozofu olarak nermi uygur” baslikli makalesinde soyle bir ifadeyle karsilastim : nermi uygur, hicbir zaman cokkulturculugun tuzagina dusmez. (elbette buradaki konumuz, nermi uygur’un cokkulturcu olup olmadigi degil, cunku o bir baska yazi konusu. ki gecerken kisaca belirtmis olayim : nermi uygur, belki de “turk felsefe”ciler icindeki ilk cokkulturcu filozoftur.)
cotuksoken’in bu sozu, kacinilmaz bir bicimde, “cokkulturculuk tuzak mi” sorusunu sormami ve uzerinde dusunmemi de beraberinde getirdi. ardisira yaptigim arastirma ve okumalarda farkettim ki, bazi yazarlar yasin aktay gibi, “cokkulturculuk demokrasinin ideal kulturudur” derken; bazilari da slavoj zizek gibi, “kuresel kapitalizmin ideal ideoloji formu tabii ki cokkulturculuktur” diyordu.
sozlerini aktardigim uc yazar da, konumlandiklari yerden hareketle, nereye, neden, nasil ve hatta nicin baktiklarina bagli bir bicimde siyasal ve ideolojik bir bildirimde bulunur. cotuksoken’in dusulmemesi gereken bir “tuzak” olarak niteledigi cokkulturculuk, aktay icin, “demokrasinin ideal kulturu” olurken, zizek, tersinden her ikisiyle de kesisir. cunku onun kaygisi daha farklidir. ama ucu de, bakis acilarinin geregi olarak, siyasal ve ideolojik bir tutum alir.
oysa uzerinde hem fikir olunan bir nokta vardir : toplumsal gercekligin cokkulturlulugu...
anlasilacagi gibi, siradan iki kavram degil, cokkulturluluk ve cokkulturculuk . tarihsel ve guncel anlamda veri olan toplumsal gercekligi ifade etmeyi, okumayi, anlamlandirmayi ve bir adim daha otesine gecip, dusunce, soylem ve davranis duzeyinde tavir almayi kosullayan kavramlar... bu anlamda, bir cok kavram gibi, nereden, nasil ve nereye bakildigina bagli olarak, siyasal ve ideolojik bir nitelige sahipler. bundan dolayidir ki, kendilerinin delalet ettikleri gerceklikleri reddedenleri de kabul edenleri de siyasal ve ideolojik bir konumlanmaya, zorlayan, mahkum eden kavramlar.
bu iki kavramdan ikincisi, birincisinin gercekligi uzerinde yukselirken; birincisi, yani cokkulturluluk kavrami, kapitalizmin, ulus temelli ekonomik, sosyal, siyasi, askeri, tekkulturlu, resmi olarak tek dilli devlet orgutlenmesiyle, “tek devlet tek ulus” anlayisi, soylemi ve uygulamalariyla, cizilen siyasi ve cografi sinirlar icerisinde kalan hakim etnik unsur temelinde digerlerini bicimlendirmeye donuk “deli gomlegi”nin icinde, bugune dek yapilan, asimilasyon politikalarina, dislamaya, yasaklamaya, damgalamaya, v.b ragmen yokedilemeyenin, eritilemeyenin tarihsel ve guncel anlamda veri olan ve bir bicimde yasayan toplumsal gercekligine delalet eder. bu gercekligin farkina varilir kilinmasi ve bilince cikarilmasi, ne yanilsamali bir bicimde adina “kuresel”denilen kapitalizmin, ulus devlet temelli orgutlenmesi surecinde yaptiklarina iliskin bir ozur dilemesidir ne de ozelestirisi...
aksine, gunumuzde bu kavramlarin bayraklasmasi/bayraklastirilmasi, “evrensel cozucu”nun, gelisimi ve ihtiyaclari dogrultusunda, herseyi kendisine eklemleyerek, cozerek, bolerek, dagitarak, kendi cikarlarina ve yonelislerine tabi kilarak, kullanma ve bicimlendirme etkinliginin, eylemliliginin bir gostergesidir. cunku “evrensel cozucu” olarak kapitalizm ve onun egemen siniflari ve siyasal-ideolojik temsilcileri icin, ulus devlet temelli orgutlenme miadini doldurmustur. ve onlar icin, bunun geregini yapmak kacinilmazdir; simdi artik, bolgesel-kitasal siyasal, toplumsal orgutlenmeler zamanidir ve yonetmeyi kolaylastiracak adimlar atmak gerekir.
bundan dolayi, dun “deli gomlegi”ne hapsettikleri toplumsal gercekligin icerisinde yer alan farkli kulturlerin, bugun ‘ozgurlestirici’si, ‘kurtarici’si olarak sahneye cikiyorlar. ve yanlarinda da, oncelikle dunku uygulamalarindan muzdarip olanlar... o uygulamalarin bedelini odeyenler... belki de mutesekkirdirler bugunku ‘kurtarici’ adaylarina, onlarin dun yaptiklarini animsamaksizin... ama unutulmamalidir ki, efendilerin ihtiyaclarina denk dustugunde, gecmistekini aratir bir “deli gomlegi” birilerinin sirtina gecirilmeye hazir ve nazir olacaktir.
cokkulturculuk kavrami ise, bir yandan cokkulturlulugun gereklerinin, egitim ve hukuk basta olmak uzere, yasamin her alaninda yapilmasi istemi dogrultusunda, bugune dek, tekkulturculugun hegomanyasi altinda, can cekismeye itilen tum farkli kulturlere ve yasam bicimlerine, yasanan kapitalizm kosullarinda son nefeslerini tuketmeden once, tabiri caizse, ‘ozgurce’ parmak kaldirma, soz alma ve son sozlerini, engellenmeksizin, guclerinin yettigince, hancerelerini yirtarcasina kullanabilme hakkini savunmaya; diger yandan ise, farkinda olunsun ya da olunmasin, kultur de dahil herseyin alinir satilir kilindigi, metalastirildigi bir cagda, bu farkli kulturlerin, varliklarini, surekliklerini ve geleceklerini gonullu olarak piyasanin “buyulu eli”nin insafina terk ederek, er ya da gec, isteselerde istemeseler de kendilerini (en azindan buyuk bir bolumunu) bekleyen makus talihe razi kilarak, ama geride kalan miadlarini mutlu bir bicimde doldurarak, asar-i atika muzesine dogru yol almalarina yardim etme ve onlara karsi ‘son gorev’i yerine getirmenin gerekliligini dusunce, soylem ve davranis duzeyinde savunmaya delalet eder ki bir baska boyutuyla da bilincli ya da bilincsizce dunyanin egemenlerinin degirmenine “su tasima”ya...
elbette ki hicbir cokkulturcu, yukaridaki saptamanin ikinci bolumunu alinmayacaktir ustune. hatta reddedecektir israrla... ne var ki bu, insanlik tarihi icerinde yasanmis olan gercekligi degistiremeyecegi gibi, yasanan, yasanmakta olan ve yasanacak gercekligin de gecemeyecektir onune... taniktir insanlik tarihi ve onun kultur tarihi; bugune dek binlerce farkli kultur varlik kazanmis, varligini yitirmis ve onlardan geriye kalanlar ise muzelerdeki yerlerini coktan almistir. bundan sonra da hicbir kultur icin kacis yoktur bu sondan. varolan, yasam bulan hersey, yasamdan gidecektir; yerini baskalarina birakarak, degiserek, donuserek ya da bir digerine katilip, onda eriyerek, onda ve onunla birlikte bir baska sey olarak...
ancak hangi saiklerden hareket edilirse edilsin, ne “evrensel cozucu”nun ve temsilcilerinin iki yuzlu yaklasimlarindan, ne onlarin degirmenine “su tasima” tehlikesinden, ne de yeniden ve ‘ozgur’ce arz-i endam eyleyecek olan farkli kulturlerin piyasanin insafina terk edilecek olmasindan dolayi, karsi cikilabilir cokkulturculuge. bu en yalin haliyle insani bir tavir almayi gerektiren bir sorundur; insani olani sinifsal olandan, sinifsal olani insani olandan ayirmadan... cunku cokkulturluluk toplumsal bir gercekliktir. bu gercekligin gereginin egitim, hukuk, dil, v.b. alanlarda yapilmasini isteyen herkes, ister “tuzak” desin, isterse “demokrasinin ideal kulturu” desin, cokkulturcudur. bundan kacis yoktur; “deli gomlegi”nde israr etmenin disinda...
atalay girgin
aylarin cucesi subatin son gunlerinde yitirdigimiz nermi uygur uzerine bir yazinin hazirlik calismalarini yaparken, betul cotuksoken’in “egitim ve kultur filozofu olarak nermi uygur” baslikli makalesinde soyle bir ifadeyle karsilastim : nermi uygur, hicbir zaman cokkulturculugun tuzagina dusmez. (elbette buradaki konumuz, nermi uygur’un cokkulturcu olup olmadigi degil, cunku o bir baska yazi konusu. ki gecerken kisaca belirtmis olayim : nermi uygur, belki de “turk felsefe”ciler icindeki ilk cokkulturcu filozoftur.)
cotuksoken’in bu sozu, kacinilmaz bir bicimde, “cokkulturculuk tuzak mi” sorusunu sormami ve uzerinde dusunmemi de beraberinde getirdi. ardisira yaptigim arastirma ve okumalarda farkettim ki, bazi yazarlar yasin aktay gibi, “cokkulturculuk demokrasinin ideal kulturudur” derken; bazilari da slavoj zizek gibi, “kuresel kapitalizmin ideal ideoloji formu tabii ki cokkulturculuktur” diyordu.
sozlerini aktardigim uc yazar da, konumlandiklari yerden hareketle, nereye, neden, nasil ve hatta nicin baktiklarina bagli bir bicimde siyasal ve ideolojik bir bildirimde bulunur. cotuksoken’in dusulmemesi gereken bir “tuzak” olarak niteledigi cokkulturculuk, aktay icin, “demokrasinin ideal kulturu” olurken, zizek, tersinden her ikisiyle de kesisir. cunku onun kaygisi daha farklidir. ama ucu de, bakis acilarinin geregi olarak, siyasal ve ideolojik bir tutum alir.
oysa uzerinde hem fikir olunan bir nokta vardir : toplumsal gercekligin cokkulturlulugu...
anlasilacagi gibi, siradan iki kavram degil, cokkulturluluk ve cokkulturculuk . tarihsel ve guncel anlamda veri olan toplumsal gercekligi ifade etmeyi, okumayi, anlamlandirmayi ve bir adim daha otesine gecip, dusunce, soylem ve davranis duzeyinde tavir almayi kosullayan kavramlar... bu anlamda, bir cok kavram gibi, nereden, nasil ve nereye bakildigina bagli olarak, siyasal ve ideolojik bir nitelige sahipler. bundan dolayidir ki, kendilerinin delalet ettikleri gerceklikleri reddedenleri de kabul edenleri de siyasal ve ideolojik bir konumlanmaya, zorlayan, mahkum eden kavramlar.
bu iki kavramdan ikincisi, birincisinin gercekligi uzerinde yukselirken; birincisi, yani cokkulturluluk kavrami, kapitalizmin, ulus temelli ekonomik, sosyal, siyasi, askeri, tekkulturlu, resmi olarak tek dilli devlet orgutlenmesiyle, “tek devlet tek ulus” anlayisi, soylemi ve uygulamalariyla, cizilen siyasi ve cografi sinirlar icerisinde kalan hakim etnik unsur temelinde digerlerini bicimlendirmeye donuk “deli gomlegi”nin icinde, bugune dek yapilan, asimilasyon politikalarina, dislamaya, yasaklamaya, damgalamaya, v.b ragmen yokedilemeyenin, eritilemeyenin tarihsel ve guncel anlamda veri olan ve bir bicimde yasayan toplumsal gercekligine delalet eder. bu gercekligin farkina varilir kilinmasi ve bilince cikarilmasi, ne yanilsamali bir bicimde adina “kuresel”denilen kapitalizmin, ulus devlet temelli orgutlenmesi surecinde yaptiklarina iliskin bir ozur dilemesidir ne de ozelestirisi...
aksine, gunumuzde bu kavramlarin bayraklasmasi/bayraklastirilmasi, “evrensel cozucu”nun, gelisimi ve ihtiyaclari dogrultusunda, herseyi kendisine eklemleyerek, cozerek, bolerek, dagitarak, kendi cikarlarina ve yonelislerine tabi kilarak, kullanma ve bicimlendirme etkinliginin, eylemliliginin bir gostergesidir. cunku “evrensel cozucu” olarak kapitalizm ve onun egemen siniflari ve siyasal-ideolojik temsilcileri icin, ulus devlet temelli orgutlenme miadini doldurmustur. ve onlar icin, bunun geregini yapmak kacinilmazdir; simdi artik, bolgesel-kitasal siyasal, toplumsal orgutlenmeler zamanidir ve yonetmeyi kolaylastiracak adimlar atmak gerekir.
bundan dolayi, dun “deli gomlegi”ne hapsettikleri toplumsal gercekligin icerisinde yer alan farkli kulturlerin, bugun ‘ozgurlestirici’si, ‘kurtarici’si olarak sahneye cikiyorlar. ve yanlarinda da, oncelikle dunku uygulamalarindan muzdarip olanlar... o uygulamalarin bedelini odeyenler... belki de mutesekkirdirler bugunku ‘kurtarici’ adaylarina, onlarin dun yaptiklarini animsamaksizin... ama unutulmamalidir ki, efendilerin ihtiyaclarina denk dustugunde, gecmistekini aratir bir “deli gomlegi” birilerinin sirtina gecirilmeye hazir ve nazir olacaktir.
cokkulturculuk kavrami ise, bir yandan cokkulturlulugun gereklerinin, egitim ve hukuk basta olmak uzere, yasamin her alaninda yapilmasi istemi dogrultusunda, bugune dek, tekkulturculugun hegomanyasi altinda, can cekismeye itilen tum farkli kulturlere ve yasam bicimlerine, yasanan kapitalizm kosullarinda son nefeslerini tuketmeden once, tabiri caizse, ‘ozgurce’ parmak kaldirma, soz alma ve son sozlerini, engellenmeksizin, guclerinin yettigince, hancerelerini yirtarcasina kullanabilme hakkini savunmaya; diger yandan ise, farkinda olunsun ya da olunmasin, kultur de dahil herseyin alinir satilir kilindigi, metalastirildigi bir cagda, bu farkli kulturlerin, varliklarini, surekliklerini ve geleceklerini gonullu olarak piyasanin “buyulu eli”nin insafina terk ederek, er ya da gec, isteselerde istemeseler de kendilerini (en azindan buyuk bir bolumunu) bekleyen makus talihe razi kilarak, ama geride kalan miadlarini mutlu bir bicimde doldurarak, asar-i atika muzesine dogru yol almalarina yardim etme ve onlara karsi ‘son gorev’i yerine getirmenin gerekliligini dusunce, soylem ve davranis duzeyinde savunmaya delalet eder ki bir baska boyutuyla da bilincli ya da bilincsizce dunyanin egemenlerinin degirmenine “su tasima”ya...
elbette ki hicbir cokkulturcu, yukaridaki saptamanin ikinci bolumunu alinmayacaktir ustune. hatta reddedecektir israrla... ne var ki bu, insanlik tarihi icerinde yasanmis olan gercekligi degistiremeyecegi gibi, yasanan, yasanmakta olan ve yasanacak gercekligin de gecemeyecektir onune... taniktir insanlik tarihi ve onun kultur tarihi; bugune dek binlerce farkli kultur varlik kazanmis, varligini yitirmis ve onlardan geriye kalanlar ise muzelerdeki yerlerini coktan almistir. bundan sonra da hicbir kultur icin kacis yoktur bu sondan. varolan, yasam bulan hersey, yasamdan gidecektir; yerini baskalarina birakarak, degiserek, donuserek ya da bir digerine katilip, onda eriyerek, onda ve onunla birlikte bir baska sey olarak...
ancak hangi saiklerden hareket edilirse edilsin, ne “evrensel cozucu”nun ve temsilcilerinin iki yuzlu yaklasimlarindan, ne onlarin degirmenine “su tasima” tehlikesinden, ne de yeniden ve ‘ozgur’ce arz-i endam eyleyecek olan farkli kulturlerin piyasanin insafina terk edilecek olmasindan dolayi, karsi cikilabilir cokkulturculuge. bu en yalin haliyle insani bir tavir almayi gerektiren bir sorundur; insani olani sinifsal olandan, sinifsal olani insani olandan ayirmadan... cunku cokkulturluluk toplumsal bir gercekliktir. bu gercekligin gereginin egitim, hukuk, dil, v.b. alanlarda yapilmasini isteyen herkes, ister “tuzak” desin, isterse “demokrasinin ideal kulturu” desin, cokkulturcudur. bundan kacis yoktur; “deli gomlegi”nde israr etmenin disinda...
atalay girgin
yorick, kafatasinin bir gun hamlet’in parmaklari arasinda tutulup da “olmak ya da olmamak” denilecegini bilebilseydi acaba ne dusunurdu?
iste insani yeniden dusunmeye yonelten ve etkisi gecmeyen, her zaman guncel kalabilen gunluk konusmalarda bile kullanilan (belki de anlami bilinmeden kullanilan) bu soz ne anlatir bizlere?
ne anlasilir olmaktan ve olmamaktan? ne oluyor, ne olmuyor? nedir yillardir sure gelen bu sozun anlatmak istedigi? nedir bu kadar guncel tutan sey onu?
napolyon bonaparth’in para, para, para’sini gunumuze kadar getiren sey nedir?
“bir sey var bildigim. o da hic bir sey bilmedigim” sozu ne anlatir? ne dusundurur?
nedir “sen de mi bruthus?” sozunu gunumuze getiren ve hâlâ anlamli kilan?
yorum yapmak isin en kolay bolumu. bir dusunenin hazir bulunmasi ve birilerinin adina dusunulmesi ne kadar rahatlatiyor beyinleri degil mi? ama sifirdan baslayip arastirarak ve beyin teri dokerek cozumleyebilmek icin, merak ve suphe duymali insan...
insani insan yapan en onemli sey; dusuncesinden once emegidir. cunku insan dusunurken bile emek harcar. dusunebilmesi ve dusunce uretebilmesi icin, insanin once merak etmesi ve suphe duymasi gerekir; emek harcamasi, beyin teri dokmesi gerekir.
bildiklerinden merak ve suphe duymayan insan, durmus sarkaci olan saat gibidir. birilerinin onu kurmasi gerekir.
siz ne kadar varsiniz?
ne kadar algilaniyorsunuz?
kendinizi nasil ve ne kadar ifade edebiliyorsunuz? beraber yasadiginiz insanlari ne kadar algilayabiliyorsunuz? yoksa bir aliskanligi mi yasiyorsunuz?
iste butun sorun budur. var olabilmek ya da var olamamak. butun komplekslerin, kibirlerin, kaprislerin ve paranoyalarin karbon kagidinda bu vardir.
“cogito ergo sum”
rodrigo’yu nasil bilirsiniz? ben, rodrigo’yu kisa bir zaman oncesine kadar, yuz yil kadar once olmus bilirdim.
oysaki rodrigo, 1990’li yillarin sonlarinda olmus. adiyla tanimayanlar bile unlu gitar koncertosunu mutlaka duymuslardir. koncertosu, ispanya ic savasini anlatir. her dinleyisimde duygudasligim artar, etkilenip huzunlenirim.
peki o zaman, dugun salonlarinda ya da ozel gecelerde, rodrigo’nun gitar koncertosuyla dans edip eglenenlere ve bunu bilmeden calanlara ne demeli?
bundan baska, el cordobes yine oyle. unlu bir ispanyol matador olan el cordobes, boga ile gurestigi arenada hayatini kaybetmis bir ispanyol; halkin sevgilisi, matadorlarin idolu…
olumunun arkasindan agitlar yakilip, gozyaslari dokulmustur. bu agitlardan en onemlisi, yine kendi adini tasiyan “el cordobes” tir. bu agitin uzerine turkce sozler yazilmis ve “seni beklerim optugun yerde, belki bir aksam donersin…” diyerek soylenmistir. bu agitla bu sozler, birbiriyle ne kadar ortusmustur? buna ne demeli?
aya ilk ayak basan insan neil armstrong”dur. “insan icin kucuk, insanlik icin buyuk bir adim” acaba sol ayakla mi, yoksa sag ayakla mi atilmistir? bu adimi atarken, sagla sol arasinda kararsiz kalmis midir? ne hissetmistir?
bunun ne onemi var diyebilirsiniz. bruthus de sezar’i belki aglayarak, belki de gulerek hancerlemistir. sonucta hancerlemistir.
onemli olan yalnizca sonuc mudur? size geldigi ana kadar gecen surede hangi degisime ugramistir? tum yalinligi ve dogruluguyla gelebilmis midir? iste, insani insan yapan degerlerden ikisi yine karsimizda: “merak ve suphe.”
bazi seylerin son hali degisimlere ugrayarak olusmustur. uyanik olmali, bilgilerimizi cagcil ve guncel tutabilmeliyiz.
bir seye “evet” demek kolaydir. daha oncesinde bir bilginiz yoksa konusulanlari ilk kez duyuyorsaniz cabuk etkilenirsiniz. hemen anlayabilirsiniz. bu isin “evet” kismidir. “hayir” diyebilmek hem yurek ister, daha da onemlisi “bilgi” ister. “hayir” diyen insan, “evet” dedigi seyin kapsamini bilmeli ve karsi dusunce uretebilmeli.
cunku bilgi kokmayan karsi cikislarda, cehalet kokusu ve kompleks vardir.
veysel ikibudak
iste insani yeniden dusunmeye yonelten ve etkisi gecmeyen, her zaman guncel kalabilen gunluk konusmalarda bile kullanilan (belki de anlami bilinmeden kullanilan) bu soz ne anlatir bizlere?
ne anlasilir olmaktan ve olmamaktan? ne oluyor, ne olmuyor? nedir yillardir sure gelen bu sozun anlatmak istedigi? nedir bu kadar guncel tutan sey onu?
napolyon bonaparth’in para, para, para’sini gunumuze kadar getiren sey nedir?
“bir sey var bildigim. o da hic bir sey bilmedigim” sozu ne anlatir? ne dusundurur?
nedir “sen de mi bruthus?” sozunu gunumuze getiren ve hâlâ anlamli kilan?
yorum yapmak isin en kolay bolumu. bir dusunenin hazir bulunmasi ve birilerinin adina dusunulmesi ne kadar rahatlatiyor beyinleri degil mi? ama sifirdan baslayip arastirarak ve beyin teri dokerek cozumleyebilmek icin, merak ve suphe duymali insan...
insani insan yapan en onemli sey; dusuncesinden once emegidir. cunku insan dusunurken bile emek harcar. dusunebilmesi ve dusunce uretebilmesi icin, insanin once merak etmesi ve suphe duymasi gerekir; emek harcamasi, beyin teri dokmesi gerekir.
bildiklerinden merak ve suphe duymayan insan, durmus sarkaci olan saat gibidir. birilerinin onu kurmasi gerekir.
siz ne kadar varsiniz?
ne kadar algilaniyorsunuz?
kendinizi nasil ve ne kadar ifade edebiliyorsunuz? beraber yasadiginiz insanlari ne kadar algilayabiliyorsunuz? yoksa bir aliskanligi mi yasiyorsunuz?
iste butun sorun budur. var olabilmek ya da var olamamak. butun komplekslerin, kibirlerin, kaprislerin ve paranoyalarin karbon kagidinda bu vardir.
“cogito ergo sum”
rodrigo’yu nasil bilirsiniz? ben, rodrigo’yu kisa bir zaman oncesine kadar, yuz yil kadar once olmus bilirdim.
oysaki rodrigo, 1990’li yillarin sonlarinda olmus. adiyla tanimayanlar bile unlu gitar koncertosunu mutlaka duymuslardir. koncertosu, ispanya ic savasini anlatir. her dinleyisimde duygudasligim artar, etkilenip huzunlenirim.
peki o zaman, dugun salonlarinda ya da ozel gecelerde, rodrigo’nun gitar koncertosuyla dans edip eglenenlere ve bunu bilmeden calanlara ne demeli?
bundan baska, el cordobes yine oyle. unlu bir ispanyol matador olan el cordobes, boga ile gurestigi arenada hayatini kaybetmis bir ispanyol; halkin sevgilisi, matadorlarin idolu…
olumunun arkasindan agitlar yakilip, gozyaslari dokulmustur. bu agitlardan en onemlisi, yine kendi adini tasiyan “el cordobes” tir. bu agitin uzerine turkce sozler yazilmis ve “seni beklerim optugun yerde, belki bir aksam donersin…” diyerek soylenmistir. bu agitla bu sozler, birbiriyle ne kadar ortusmustur? buna ne demeli?
aya ilk ayak basan insan neil armstrong”dur. “insan icin kucuk, insanlik icin buyuk bir adim” acaba sol ayakla mi, yoksa sag ayakla mi atilmistir? bu adimi atarken, sagla sol arasinda kararsiz kalmis midir? ne hissetmistir?
bunun ne onemi var diyebilirsiniz. bruthus de sezar’i belki aglayarak, belki de gulerek hancerlemistir. sonucta hancerlemistir.
onemli olan yalnizca sonuc mudur? size geldigi ana kadar gecen surede hangi degisime ugramistir? tum yalinligi ve dogruluguyla gelebilmis midir? iste, insani insan yapan degerlerden ikisi yine karsimizda: “merak ve suphe.”
bazi seylerin son hali degisimlere ugrayarak olusmustur. uyanik olmali, bilgilerimizi cagcil ve guncel tutabilmeliyiz.
bir seye “evet” demek kolaydir. daha oncesinde bir bilginiz yoksa konusulanlari ilk kez duyuyorsaniz cabuk etkilenirsiniz. hemen anlayabilirsiniz. bu isin “evet” kismidir. “hayir” diyebilmek hem yurek ister, daha da onemlisi “bilgi” ister. “hayir” diyen insan, “evet” dedigi seyin kapsamini bilmeli ve karsi dusunce uretebilmeli.
cunku bilgi kokmayan karsi cikislarda, cehalet kokusu ve kompleks vardir.
veysel ikibudak
"do sesi"ni cikarmak icin hangimiz muzik dersinde terlememis, azar isitmemisizdir ogretmenden. "do sesi"nin muzikle bir ilgisi yok. ferit edgunun (1999-2000) minimal oykulerinden olusuyor. kendisi kitabin basina "minimal oykuler" koymamis. ama, biliyoruz ki, artik onun bu kipkisa, simsiki oykulerine baska bir ad verilemez. oykulere, ya da oykulerde ele aldigi konulara ayna tutuyor minimallik, ya da gorsellestiriyor, elle tutulur hale getiriyor. oykulerin adlari da oykuler gibi kisa, bu ikisi haric hepsi tek sozcukten olusuyor. kitabin birinci bolumunde yer alan oykulerin basligi, "olum oykuleri" adini tasiyor. ikinci bolum, "yasam oykuleri"nden olusuyor. ucuncu bolumde yazar, "sacma oykuler"i bir araya getirmis. son bolum de "gecisler" basligiyla karsilanmis.ferit edgunun oykulerini okumaya baslarken uzun bir oyku okuyacaginizin duygusunu yenemezsiniz kolay kolay. bir anekdot, bir fikra gibi, sasirtici, felsefî bir sonla bitiverir uzun surecegini dusundugumuz oykuler. "beklenti" baslikli oyku soyle basliyor "annem, hasta doseginde, kulagima, nicin olmuyorum? diye inliyordu." oyku, "kim bilir, dedi. oraya gitmeden ne soylesem bos." cumlesiyle biter. anne ile ogul arasinda gecen kisa konusmalardan olusan bu kisacik oykude, ogul annesini yakinda olecegine inandirmaya calisir. annesi de kendi babasini ozledigini soyler ogluna. ogul, babasini yakinda, olunce, gorecegini soyler. bunun uzerine anne, yukaridaki son cumleyi soyler."do sesi", hecelerden olusan bir kitap gibi; bir kez su gibi akiyor, yani bir solukta okunuyor. bu onun sanatsal degerini zedelemedigi gibi, estetigini daha da pekistiriyor. sonra da bu kipkisa oykulerin dunyasindan siyrilmak kolay olmuyor, oykulerin etkisi oylesine buyuk ve carpici. yazarin ortaya koydugu olum, yasam ve sacma arasindaki ucgende yasamimizi, kendimizi, dunyamizi, cevremizi kendi kendimize sorgulamaya basliyoruz. ferit edgunun kalemiyle. olumu dusune dusune yasiyoruz yasami. olum hep aklimizda, usumuzun bir yerinde. bir gun olecegimizi bile bile guluyoruz, yemek yiyoruz, sevisiyoruz, dus kuruyoruz, sinemaya gidiyoruz, kitap okuyoruz, alisveris yapiyoruz, saate bakiyoruz; yani yasiyoruz. yasiyoruz olecegimizi bile bile. boylesine gitgelli bir dunyamiz var hepimizin. "sonumsu" baslikli oyku kisa mi kisa, yasami iki cumlede ortaya koyuyor"saate bakmayi unutma, dedim.ama bunun ne gibi bir yarari olabilir ki, dedi son solugunu verirken.""do sesi"yle baslayan bir yasami kucakliyoruz. bu dunyaya atilan ilk cigligi da animsatiyor hemen. sonra "beklenti"lerimiz basliyor son solugumuza dek. "son hece" hep onemlidir geride kalanlar icin, yorumlayacaklari, didikleyecekleri. "adlar"i da unuturuz unutmayacakmisiz gibi gorunsek de "imdat" cagrisi da hic umulmadik bir anda gundeme gelebilir yasama tutunmak icin. "acimasiz"dir yasam, yardim falan dinlemeden ceker surukler oteki dunyaya dogru bizi. "arsivden" soz edilir bizden sonra resimlere, mektuplara baka baka. "kayip" gunleri kim kime nasil anlatabilir ki? "dus" dusmeye engeldir tutunacak bir yerimiz varsa. "son yuzucu" degiliz ki hangimiz? hep yanimizda birileri mi olacak bizi son "durak"tan once durduracak, "yuruyen" hayatin "dusus"une kapilmadan "mezar"i gosterecek? "insanoglu" hem acimasizdir, hem de sevecen, iki dunya arasina kurmustur evini. "masum"dur hayat, onun bize yaptigi bir sey yok, biz ona ne yapmis olabiliriz ki? "medetsiz"iz hepimiz, kim kime ne kadar yardim edebilir ki ote dunyaya gocmeyi geciktirecegim, diye. yani "usuyen", usuten bir hayatla bas basayiz.kendi "dil"imizle mi konusuyoruz, bir baskasinin diliyle mi yasiyoruz? "ozel" bir "yasam"dir savunup durdugumuz, tumuyle acilamadigimiz, sonlandiramadigimiz. hangimiz "sansli" kapisini acabildik? bu kapi nerededir? "bir garip surgun"de degil miyiz dogdugumuz gunden beri? kendi yurdunda, dilinde, sevdasinda "aykiri" ve "arti"siyla "eksi"siyle "kendiliginden" alinan "yol" gercekten "yeterli" midir? "garip aile"lerde yasanan oykulere yetismeye calisan bir "kosucu" degil mi ferit edgu? "belki" neyi iceriyor, bizi neye yonlendiriyor? "sessizlik"tir her seyin basi, bunca yasanlar bizi "itiraf"a da goturse "konusma"miza engel yok gibi gozukse de, hangimizin konusmasi ictendir "bir oyku"ye yaslanmadan."iz" sure sure yasar ve oluruz. geride kalanlar bizi ilgilendirse de, "serbetli" degiliz bu konuda. "col"dur bize dayatilan gormedigimiz, hep duydugumuz "kilit" altinda bir coldur onumuze sacma sapan serilen. "kacis" dusuncesi kimde yoktur ki; kacmak, ama nereye, iste bu onemli, sonra kim kimden kacabilmistir ki? "susuzluk"tur col de, kacis da, cunku bagrinda "ayrilik"i tasir sulaya sulaya diri tuttugu. "rastlanti" bir avdir avcisina tetik dusurur "ozellikle". neyin, kimindir "baslangic"? neye, kime baslamaktir hayatin gizledigi? "ozellikle", "sohbet"lerdir geride kalan, animsanan, unutulmayan. "ardindan" hayiflanilan, ozlenilen "erteleme"den dusunulen, duslenen. sonra her sey "hic"le bulusacaktir gunu gelince "karakis" da olsa bu. "ilenc" de bir sozcuk olarak vardir ve aramizda bizimle yasayip durmaktadir. "isik" karanligin bagrindan dogmayi surduruyor "gun"u dusunmeden. "ikili" yasami celiklestire celiklestire. "kaf" daginda da olsa yasam, aranacak ve bulunacaktir. "az"imsamadan "yurekli" yurek bu gunler icin vardir "caresiz"."gecisler", "paris/cafe seleckt/1960 bahari"nda bir gunu ele aliyor varoluscu felsefeden cizgilerle. sahneyi, oyunculari goz onune getirmek hic de zor degil, oylesine gorsel bir anlatimi var ki ferit edgunun, onun yazdiklarini sahnelemeye gerek yok, diye dusunuyorum. hayat "do sesi"yle baslar, diyelim, peki hangi sesle biter? bunca sozcuk ekonomisinin oldugu oykulerde, bizi, yine de alip goturen dusundurten onca sozcugun olmasina sasmamak gerekiyor. bir oyku, ne de olsa, dili yasatan, hayati anlamli kilan, bizi birbirimize bagislayan sozcuklerle yaziliyor. ferit edgu, bizim yerimize bizim oykulerimizi yaziyor usul usul. do sesi/ ferit edgu/ oyku/ yapi kredi yayinlari/ mart 2002/ 91 s.
cok kisa oykuler... oykucukler/ ferit edgu
peki, nicin bunca yoksul, yoksun bir dille, gorunuste hicbir ilgi
cekiciligi olmayan, hicbir seyi betimlemeyen, hicbir ruh halini
cozumlemeyen, bireysel ya da toplumsal hicbir sorunu konu
edinmeyen bir oyku?
dilimizdeki "kisa oyku" deyisi neyi tarif ediyor? sanirim hicbir seyi. oykunun uzunluk olcusunu bile degil. cunku, kisa oykunun ne kadar kisa, uzun oykunun ne kadar uzun olmasi gerektigini, biz oyku yazarlari dahil, bilmiyoruz.
novel/nouvelle/recit/fiction turlerinin turkce karsiliklari, dilimizde hâlâ oturmus degil. kimi yazar "hikâye" diyor, kimi "oyku"; kimi "anlati" diyor, kimi "uzun oyku", ya da "roman".
romanla oyku arasindaki uzunlukta olan metinlere, ornegin ben "romansi" dedim. roman degil, ama romana yakin, yani frenklerin "recit" sozcugu karsiliginda recifn’m sozluk anlamindan yola cikarak anlati demenin yaniltici olacagini dusunerek.
oyku sozcugunun bile hepimiz tarafindan benimsenmedigini goz onunde tutarsak, benim "romansi" onerimin paylasilmamasini anlamak kolaylasir.
nicedir kisa, cok kisa oykuler yaziyorum. oykucukler... gelistirilmeye, de-rinlestirilmeye muhtac sanat, yazin, ethik vb. konularindaki kimi dusuncelerimi en az sozcukle dile getirmeye calistigim ders notlari ornegi, betimlemeye, cozumlemeye, anlatiya, hatta olaya sirtimi donup, benzetmesiz, metaforsuz yalnizca bir ânin saptamasi olan oykucukler.
bunlara, (gorsel sanatlardan odunc aldigim bir deyisle) minimal oykuler adini verdim. minimal oyku, az ve siradan sozcuklerden olusur. basi ve sonu yoktur. basi ve sonu okura birakir. okurun dus gucune. bu acidan, kiskirticidir. okuru duslemeye cagirir. ve bir adim otesi, yazmaya.
minimalist sanat, resimde, en az renk ve bicimle yetinen sanattir.
yazida da alip basini gitmis imgelerin, birbiri ardina yazilmis sifatlarin degil; siradan sozcuklerin, zenginlestirilmis degil, yoksullastirilmis bir sozcuk dagarciginin urunleridir. burada, her sozcuk yerli yerinde olmak zorundadir. anlaminin sinirlan cizilmistir. yorumlar sinirlandirilmistir. yaratici soylem, sanki kendi kendini yok etmistir.
peki, nicin bunca yoksul, yoksun bir dille, gorunuste hicbir ilgi cekiciligi olmayan, hicbir seyi betimlemeyen, hicbir ruh halini cozumlemeyen, bireysel ya da toplumsal hicbir sorunu konu edinmeyen bir oyku?
insanoglunun dus gucunu harekete gecirmek, yaraticilik diye kendisine sunulan, yan yana geldiklerinde hicbir sey anlatmayan, roman, oyku, anlati diye nitelenen laf salatalarindan okuru kuskuya dusurmek icin. ve sanatin pek oyle ulasilamayacak tepelerde olmadigini, evlerde, odalarda, sokaklarda dolastigini gostermek ve katilimi icin icin saglamak icin.
adam oyku
eylul-ekim 97
38-39
peki, nicin bunca yoksul, yoksun bir dille, gorunuste hicbir ilgi
cekiciligi olmayan, hicbir seyi betimlemeyen, hicbir ruh halini
cozumlemeyen, bireysel ya da toplumsal hicbir sorunu konu
edinmeyen bir oyku?
dilimizdeki "kisa oyku" deyisi neyi tarif ediyor? sanirim hicbir seyi. oykunun uzunluk olcusunu bile degil. cunku, kisa oykunun ne kadar kisa, uzun oykunun ne kadar uzun olmasi gerektigini, biz oyku yazarlari dahil, bilmiyoruz.
novel/nouvelle/recit/fiction turlerinin turkce karsiliklari, dilimizde hâlâ oturmus degil. kimi yazar "hikâye" diyor, kimi "oyku"; kimi "anlati" diyor, kimi "uzun oyku", ya da "roman".
romanla oyku arasindaki uzunlukta olan metinlere, ornegin ben "romansi" dedim. roman degil, ama romana yakin, yani frenklerin "recit" sozcugu karsiliginda recifn’m sozluk anlamindan yola cikarak anlati demenin yaniltici olacagini dusunerek.
oyku sozcugunun bile hepimiz tarafindan benimsenmedigini goz onunde tutarsak, benim "romansi" onerimin paylasilmamasini anlamak kolaylasir.
nicedir kisa, cok kisa oykuler yaziyorum. oykucukler... gelistirilmeye, de-rinlestirilmeye muhtac sanat, yazin, ethik vb. konularindaki kimi dusuncelerimi en az sozcukle dile getirmeye calistigim ders notlari ornegi, betimlemeye, cozumlemeye, anlatiya, hatta olaya sirtimi donup, benzetmesiz, metaforsuz yalnizca bir ânin saptamasi olan oykucukler.
bunlara, (gorsel sanatlardan odunc aldigim bir deyisle) minimal oykuler adini verdim. minimal oyku, az ve siradan sozcuklerden olusur. basi ve sonu yoktur. basi ve sonu okura birakir. okurun dus gucune. bu acidan, kiskirticidir. okuru duslemeye cagirir. ve bir adim otesi, yazmaya.
minimalist sanat, resimde, en az renk ve bicimle yetinen sanattir.
yazida da alip basini gitmis imgelerin, birbiri ardina yazilmis sifatlarin degil; siradan sozcuklerin, zenginlestirilmis degil, yoksullastirilmis bir sozcuk dagarciginin urunleridir. burada, her sozcuk yerli yerinde olmak zorundadir. anlaminin sinirlan cizilmistir. yorumlar sinirlandirilmistir. yaratici soylem, sanki kendi kendini yok etmistir.
peki, nicin bunca yoksul, yoksun bir dille, gorunuste hicbir ilgi cekiciligi olmayan, hicbir seyi betimlemeyen, hicbir ruh halini cozumlemeyen, bireysel ya da toplumsal hicbir sorunu konu edinmeyen bir oyku?
insanoglunun dus gucunu harekete gecirmek, yaraticilik diye kendisine sunulan, yan yana geldiklerinde hicbir sey anlatmayan, roman, oyku, anlati diye nitelenen laf salatalarindan okuru kuskuya dusurmek icin. ve sanatin pek oyle ulasilamayacak tepelerde olmadigini, evlerde, odalarda, sokaklarda dolastigini gostermek ve katilimi icin icin saglamak icin.
adam oyku
eylul-ekim 97
38-39
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?