confessions
  1. toplam entry 5567
  2. takipçi 2
  3. puan 93302

zakkum

nick nicki nickince
kadıköy’de çok yürüyen bir kişi olarak orta dünyada tam boy posterlerini her daim gördüğüm ve posterden anlaşıldığı kadarıyla "hocam bize ordan bi placebo, bi green day, bi de mor ve ötesi. ortaya karışık olsun" mantıklı grup.

video kliplerini görmek daha kısmet olmadı, o mükemmel anı iple çekiyorum.

din

nick nicki nickince
kitlelerin afyonudur. neden böyledir? dört büyük dinin çıkış ve kabul ediliş noktalarına bir bakalım:
kronolojik sıra ile...

musevilik:
mısır’ın ortasında baskı altında kalmış bir toplumun kaçışı için yaratılmış bir dindir. musa çevresine toplamıştır israiloğullarını, firavuna karışı gelip kaçmaktır niyeti ’vaad edilmiş topraklara’. kaçarken elbet bir şekilde kendinden büyük bir güce sığınma gereksinimi duymuşlardır. al sana musevilik.

hristiyanlık:
çıktıktan yaklaşık 300 sene sonra kabul edilmiş bir din olmasının nedeni nedir acep? sakın, roma’daki kölelerin ayaklanmaları ve bundan korkan imparatorun bu dini onlara bir teselli olarak göstermesi olmasın? hani, siz bu hayatta eziliyorsunuz ama sabredin, bekleyin, güzel günler sizi bekliyor diye? aman canım olur mu öyle şey?
ayrıca orta çağ avrupasında kilisenin yükselen bir değer olması da o zamanki üretim politikaları ve derebeyliklerle kesinlikle bir ilgisi yoktur, kıçınızdan sebepler uydurmayın.

müslümanlık:
arapların aradığı çıkış noktası müslümanlıktır. muhammed’in etrafına toplanan müminler önce medine’yi sonra mekke’yi almış, sonra da kuzeye ve batıya yönelmişlerdir. bir çeşit başlatıcı etken, katalizördür müslümanlık arapların yayılmaları için.

ve sen olarak ilahi bir din olmayan hinduizm:
şüphesiz kast sistemiyle dinler arasında en büyük afyondur. yok neymiş, benden üst kastlar varmış ama ben bu kastlara karşı gelmeyeymişim, karşı gelirsem bir dahaki hayatımda daha alt kastlardan ya da hatta bir hayvan olarak doğabilirmişim. sabredecekmişim, bekleyecekmişim, güzel günler görecekmişiz, güneşli günler.

inanan inanır, inanmayan inanmaz. zaten evren ’dinlerin’ de söylediği gibi düalite üzerine kurulmuştur. inanan kardeşlerimize sabır ve cennetler, inanmayanlara da inanlara karşı saygı temenni etmekteyiz. tekrar gözden geçirelim:
(bkz: kafirun suresi)

half life

nick nicki nickince
radyoaktif elementlerin miktarlarının yarılanma süreleri. bu yöntem sayesinde fosillerin ne kadar uzun zamandan önce kaldığı vs. hesaplanır.

bu çeşit limittir half life, her zaman yarılanır, yarılanır, ama hiç bir zaman tam olarak tükenmez.

anneye anlatılması zor şeyler

nick nicki nickince
bazı eşyaların önemli olabileceği, kişisel anlamlar taşıyabileceği. örneğin bir kız vardır, bir şey olmaz ya, siz hoşlanıyorsunuz ama. beraber olduğunuz bir partide, anlatması zor ama deneyeceğim, muzlar ve çilekler tahta çubuklara geçirilmiş servis edilmektedir. siz de bir tahta muz ve çileği beraber yemişsinizdir. mutluluktan uçuyorsun tabi, hemen saklanır o tahta çubuk. hem de kendi özel alanında, odanda.

ertesi gün gelirsin, ne çubuk var ne de en ufak izi.

- anne, burda bi çubuk vardı, ne oldu ona?
+ temizlik vardı, attım.
- ya anne off bi sorsana önce ya.
+ amaan, alt tarafı bir çubuk, amma büyüttün.

alt tarafı bir çubuk değil işte...

dicle ile gibi gibi

nick nicki nickince
pedden uyku gözlüğü yapıp, "don lastiğini burdan geçir, ev hanımı, nedeeeen çünkü uyku gözlüğü yapıcaz. halbuki git beş milyona al di mi? satılıyo beşiktaş pazarında da var her yerde de var. ama hayıııır yapıcam illa kendim yapıcam, nerde yapıcam, başka da yer bulamadım, pedden tabi, manyağım ya ben, manyak olduğum içiiin" repliğiyle yaran çakma program.

uyku gözlüğünün üstünü bir de granüllü spreyle boyayarak çatlak görünümü veren manyak insanın programı.

sen benim kim olduğumu biliyor musun

nick nicki nickince
internetten bana ulaşan bir video’nun can alıcı cümlesidir.

muhtemeln üniversitede öğretmen vize yapmaktadır. zil çalar, herkes kalkar, kağıtlarını verir ve çeker gider, ancak bir öğrenci ısrarla oturmuş yazmaktadır. yaklaşık bir dakika sonra o da kalka, profesörün yanına gider ve kağıdını vermek ister. ancak profesör zilin çaldığını ve öğrencinin geç kaldığını, bu nedenle kağıdı kabul edemeyeceğini belirtir. öğrenci profesöre bakar.
- sir, do you know who i am?
+ i absolutely have no idea.
- good then

der, hocanın önündeki kağıt yığınının arasına kendi kağıdını sıkıştırır, hocanın masanın üzerinde duran elmasını alır ve yürüye yürüye odadan çıkar, gider.

türkçe konuşurken ingilizce kelimeler kullanmak

nick nicki nickince
bazen yaptığım ve hemen arkasından "kendimden şu anda nefret ediyorum" dediğim hadisedir. ama özellikle sarhoşken bazı sözcüklerin türkçesi aklıma cidden çok zor gelmektedir. ancak bu olayın başka bir boyutu.

benim irdelemek istediğim ise şu: bilindiği gibi, bilinmese de iki dakika düşünülürse çıkarılabileceği gibi, türkçe soyut sözcükler bakımından kısır bir dildir; bu kısırlığı da arapça "kelime"ler alarak kapatmıştır. düşünün bir saniye ne kadar fazla soyut arapça kökenli "kelime" var dilimizde: pişmanlık, takdir, minnet, akıl, şükran, hatırlamak... sorun şudur ki bu "kelime"ler dilimize tarihin bilinmeyen bir zamanında girmiş ve esas "sözcük"ler unutulmuştur. bu nedenle bunları kullanmamızda bir sorun yoktur . ancak özellikle tazminat sonrası fransız hayranlığımız ve cumhuriyet yıllarındaki amerikan/ingiliz hayranlığımız nedeniyle dilimize bu dillerden sözcükleri de koymuşuzdur. şimdi biz bunları kullanırken insanların gözüne batmakta, ancak arapçalar gayet normal karşılanmaktadır. peki, zamanında öz türkçe sözcükler yerine arapça kullananlar da aynı şekilde garipsenmemiş midir acaba? düşündürmek için falan sormuyorum, gerçekten merak ettiğimden. ya da bundan yüz yıl sonra, fransızca ve ingilizce kökenli sözcükler de dilimize iyice yerleşse ve bizde bir japon merakı başlasa, konuşurken araya bir kaç japon sözcük sıkıştırıp ne kadar "sofistike" olduğumuzu "spesifik" bir açıdan göstermiş olmaz mıyız?

asıl sorun zaman meselesidir. yüz yıl sonra o sözcükler dilimize iyice yerleştiğinde, ki umarız yerleşmezler, bu sefer de ingilizce, fransızca, arapça ve farsça sözcüklerin kullanımı doğal karşılanıp, turkce konusurken ingilizce kelimeler kullanmak eylemini gerçekleştiren insanlara duyduğumuz garipsemeyi, yukarıdaki örneği baz alarak, japonca sözcükler kullanan insanlara karşı göstereceğiz.

ayrıca, son olarak, insanlar türkçe konuşurken ingilizce kelimeler kullananları yadırgarlar ama, başlıkta da görüldüğü gibi, öz türkçe bir karşılığı olmasına karşın bu "dil duyarlısı" insanlar arapça sözcükleri kullanmakta ısrarcı davranırlar. o zaman bu konuda da bir iki yüzlülük, bir "doğu’dan zarar gelmez ama batı’ya karşı dikkatli olalım" tavrı vardır, sanki araplar ingilizlerle bir olup çölün ortasında bize saldırmamış gibi.

hayatında hiç kopya çekmemiş öğrenci

nick nicki nickince
kopya çekmez, kopya vermez, kalemini vermez, verirse dersin sonunda başında elinde cetveliyle kesilir, defterleri kaplıdır, saçları örgülü, dudak üstü bıyıklıdır, ağda yapmaz, etek giymez, giyse de o etek dizin üstüne çıkmaz, hocanın ağzından çıkan her şeyi not eder, hoca ’nerde kalmıştık’ demeye görsün, çığlık çığlığa hocanın son tümcesini birebir tekrar eder; ve hepsinden kötüsü, kendisinin sosyal olduğunu iddia eder.

(bkz: bi siktir git çay koy da gel)
142 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol